8 Temmuz 2008 Salı

Gilles Deleuze'e Göre Foucault


Levent Şentürk
Perdenin Ardı Değil Perdenin Kendi, Deleuze’ün Foucault’su

Foucault
Gilles Deleuze
İngilizceye çeviren ve editör: Seán Sand
Minnesota University Press, 1998
ISBN:0-8166-1674-5

Ünlü Fransız düşünür Gilles Deleuze’ün, kendisi gibi ünlü ve aynı zamanda yakın dostu olan filozof Michel Foucault hakkında yazdığı bu kitap, iki yönden de önem taşıyor: Hem yazarı, hem hakkında yazılan kişi bakımından. Kitap, düşünür hakkında bugüne kadar yazılmış en yetkin eserlerden biri kabul ediliyor. Dilimizde Michel Foucault’nun yapıtlarının büyük bölümünün mevcut olduğu göz önüne alındığında, Gilles Deleuze’ün yapıtının Türkçeye kazandırılmasının gereği kez daha anlaşılıyor.
İngilizce çeviriyi ve kitabın editörlüğünü yapan Seán Sand’in, Kristeva ve Irigaray gibi düşünürlerden çevirileri mevcut. Romance Studies’in editörü olan yazar, felsefe derlemelerinin de editörü. Kitapta Sand’in “Teoriyi Çevirmek, ya da Deleuze ve Foucault arasındaki fark” (s. xli-xliv) başlıklı bir metni bulunuyor. Bu metnin belki en ilginç yanı, Foucault’nun bir başka kitaba yazdığı önsözden bir bölüm içeriyor olması. Bu metin, Gilles Deleuze ve Felix Guattari ikilisinin, iki ciltlik dev yapıtları olan Kapitalizm ve Şizofreni’nin, Anti-Ödip başlıklı ikinci cildi için yazılmış bir manifesto olarak düşünülebilir.[1]
Kitabın yetkin önsözünün (“Önsöz: Foucault Görüngüsü: Üslubun Problematikleri”, s. vii-xl) yazarı olan Paul Bové ise, 1979 yılından beri İngilizce profesörü olarak Pittsburgh ve Columbia üniversitelerinde görev yapmış önemli bir akademisyen; Intelectuals in Power (İktidardaki Entelektüeller), Destructive Poetics (Yıkıcı Estetik) gibi kitapların yazarı, aynı zamanda boundary 2, Cultural Critique, SAO, Social Text gibi dergilerin yazarı. Yazarın önsözünde “düşünmek” ve “eleştiri” arasında geliştirdiği ortaklıklar vurgulanmalı: “Eleştiri pratiği ya da yıkım, güç / bilgi alanını kesen çizgileri gereksinir. Deleuze, bunun düşünmek olduğunu söyler.” (xxxi) “Eleştirinin ne yaptığı kolayca açıklanabilir: ‘sevdiği ve bildiği şeyleri adlandırır ve düzenler, ve her taze etkileşim ve izlenimle birlikte daha iyi adlar ve daha düzenli düzenlemeler için biteviye araştırma yapar.’ Ancak eleştirmenler bu görevden, eleştirinin bu merkezi görevinden en yaratıcı yollarla kaçınırlar.” (xxxiv) Demek ki düşünüyor olmak ve eleştirinin yıkıcı pratiğini gerçekleştirmek, güvenlik içinde değil, henüz katmanların ulaşmadığı yerlerde dolaşmakla aynı şeydir. Doktrin ya da toleranssız dogma yerine yıkıcı, arzunun organız bedenini yeğlemeye hazır bir düşünme, katmansızlaşmayı talep edecek bir eleştiri. Bunun için Bové, güçlü ve baskın bilgi üretiminin entelektüeli yerine gerilla tipi entelektüeli öneren Foucault’yu hatırlatıyor. Böyle olmak yerine, karamsarlığıyla hegemonyanın hizmetine kolayca giren, bunu fark edemeyen tutucu teorik çalışmalara değinen Bové, böyle bir entelektüelin, eleştirmeye niyetlendiği şeyin mevcut halini kaçınılmaz, doğal ve değişmez kabul etmesinden, her türden gerçek direnişe, ‘söylemsel, sistemsel ve etkisiz’ olduğu gerekçesiyle karşı çıkmasından ve direnişleri iptal etmesinden tanınabileceğini ortaya koyuyor (xxiii).
Bové, Jameson’ın bir sözüne değinerek, kişinin Foucault’yu okuduktan sonra artık aşkın olmayan bir okuma biçimi ister hale geldiğini dile getiriyor. Gerçekten de Foucault, içinde yaşadığımız dünyanın örgüsünü öyle şiddetli bir biçimde çiziverir ki, Büyük Kapatılma’nın gerçekliğinden kuşku duyulmaz. Ve okur bununla da yetinmeyerek, bundan sonraki her okumadan Foucault’nunki gibi ele verici bir biçem ve sistemleri kıskıvrak yakalayan bir keskinlik beklemeye başlar. Eleştiri, iktidar etkinliğinin bitimsizliği oranında geniş bir etkinlik alanına bu keskinlikle kavuşmuştur.

Gerçek üretimi
Bové’nin ortaya koyduğu bir başka önemli tartışma, toplumların gerçeği yalandan ayırt etmeye yarayan evrensel bilgi kategorisi, diğer deyişle doğrular rejimi. Bu evrensellik, bir büyük soyut makineden ibarettir denebilir. Bu rejim, kişinin gerçeği elde etmek için yapılmış mekanizmaların onaylanmış araçlarıyla, gerçeğe ulaşmaya yarayan tekniklere uygun davranmasıyla, ama eninde sonunda mutlaka gerçeği söylemesiyle işler (xi). Aksi takdirde bir iktidar hayal olurdu. Çünkü “söylevler ekonomisine sahip olmayan bir iktidar uygulaması olamaz. (…) doğruyu söylemek zorundayız; gerçeği itiraf ya da keşfetmeye mecbur ya da mahkûm edilmiş durumdayız. İktidar hiçbir zaman sorgulamasını, soruşturmasını, kayıt işlemini elden bırakmaz; kurumlaştırır, profesyonelleştirir ve uğraşını ödüllendirir. Son tahlilde, zenginlik ürettiğimiz gibi, gerçek üretmek zorundayız.” (xii). Gerçeği üretmek zorunda olmak, akla Baudrillard’ın saptamalarını getirebilir. Bilgi ekonomilerinin iktidarı kurmadaki rolü, kitlelerin sessizliğinin ne yapıp edip delinmesi konusunda iktidarların aşırı kararlılığı, bitmek bilmeyen kamuoyu yoklamaları yoluyla bu kitlelerin sondajlanıp durması, Baudrillard’ın boşa çaba olarak nitelediği durumlardır. Batı toplumlarının gerçeği tıpkı zenginlik üretir gibi üretmek zorunda olmaları, Michel Foucault’nun “mikro fizik” adını vereceği bir kavramla açıklanır. Kısacası, iktidarın önceden verili bir biçimi olmadığı, güç çizgilerinin geçtiği noktalarla beraber orada kurulduğu ve şekillendiğine dair bir kavramlaştırmadır. Yani aslında devlet diye katı bir yapı yoktur, ama devletin aygıtlarının yol açtığı bir denetimler uzamı vardır, bu uzamda her şey mobildir ve bir yere yerleştirilip sabitlenemez. Bové’ye göre Foucault’nun eleştiriye kazandırdığı yeni çağcıl bağımsızlık, teorinin pratiğe hizmet eden bir çevirmen olduğu yolundaki yaygın küçümseyici bakışı alaşağı eder. Çünkü zaten eleştiri gücüllükleri katlayarak çoğaltandır, pratiğin sırtındaki yük değil.
Gilles Deleuze’ün Foucault incelemesinin İngilizcedeki basımını Minnesota Üniversitesi 1988’de gerçekleştirmiş. Fransızcadaki orijinal baskısı Gilles Deleuze’ün sağlığında 1986 yılında éditions de Minuet tarafından gerçekleştirilmiş.
Kitap iki kısımdan oluşuyor. “Arşivden Diyagrama” başlıklı ilk kısımda, “Yeni Bir Arşivci (Bilginin Arkeolojisi)” ve “Yeni Bir Haritacı (Disiplin ve Cezalandırma)” başlıklı iki alt bölüm bulunuyor. İkinci kısım, “Topoloji: Başka Türlü Düşünmek” adını taşıyor ve üç bölümden oluşuyor: “Katmanlar ya da Tarihsel Biçimlenişler: Görünür Olan ve Eklemlenebilir Olan (Bilgi)”; “Stratejiler ya da Katmansızlaşmış Olan: Dışarısı Düşüncesi (İktidar)” ve “Katlanmalar, ya da Düşüncenin İçi (Özneleştirme)”. Bu kısmın sonunda yer alan Ek, “Ademoğlunun ve Süpermen’in ölümü” üzerine.

Arşivden Diyagrama: Yeni bir arşivci (Bilginin arkeolojisi) ve Yeni Bir Haritacı (Disiplin ve Cezalandırma)
Arşivci, katmanların arasında gezinebilen kişi, bilginin arkeologudur. İfadeler her yerdedir, Işık ve Dil: Bu iki monad tarafından, iki büyük girdap tarafından birinden ötekine atılıp durduğumuz her yerde.
Gilles Deleuze, Foucault’nun öznellik hayalini şöyle dile getiriyor: “(…) derin, anonim bir mırıltının içinde konumlanmış konuşan özne. Foucault, başı ya da sonu olmayan bu mırıltının içine, ifadelerin kendisine tayin edildiği bu yere konulmayı isterdi.” (s. 7) Foucault, elbette kaybolup gitmeyi, unutulmayı ya da yok edilmeyi özlediğinden değil, ama bambaşka bir nedenle bu mırıltıdan yanadır. Bu yüzden kendini bir tarihçi gibi değil, tarih araştırmaları yapan biri gibi görür. Bir ışık ve dil rejiminin koşulları içinde, görünür (visible) ve ifade edilebilir (articulable) her şeyi kuşatmış olan belli koşulların nasıl işlediğini anlamaya çalışan bir düşünür olarak anılmayı da istemiştir. Kurumların tarihçisi de değildir Michel Foucault; güç ilişkilerini yöneten koşulların tarihçisidir. Öznelerin tarihini yazmaz, yaptığı şey gerçekte öznelleşme süreçlerini irdelemektir.
Deleuze, katı yapılar ve hiyerarşiler yerine yoğunlukları öne çıkaran Foucault felsefesinin önceliğinin yapı ya da strüktür olmadığını somut bir biçimde anlatır: “Strüktür ya da yapı önermeseldir, aksiyomlara dayalı bir doğası vardır ve bu doğa belli bir seviyeye bağlanabilir, ve homojen bir sistem oluşturur, oysa ifade (statement), tüm seviyeleri kat eden bir yoğunluktur ve ‘olası bütünlükler ve bir yapılar alanıyla kesişir, zaman ve mekânda somut içeriklerle bunları görünür kılar’.” (s. 14-15) Aşkın bir yapı kavramını yerinden eden benzer bir vokabüler kullanan Deleuze’ün düşünme biçimini anlamak için de yukarıdaki alıntı anlamlıdır. Sistemler yerine yoğunluklar önermek, gridal süreksizlikler yerine rizom benzeri süreklilikler, Deleuze düşüncesinin mimarlık alanında karşılık bulan yaklaşımlarının hemen akla gelenleridir.
Deleuze, kitap boyunca ‘ifade’ (statement) kavramı üzerinde yoğun biçimde duruyor. İfadeler, her biçimi taşıyabilir, kimi kere katı bir geometrik biçim alabilirler, kimi kere de bir eğri çizebilirler. “İfade ne görünürdür ne de gizlenmiştir.” (s. 16) Perdenin ardı bu yüzden önem taşımaz, bizzat perdedir, hakkında konuşulması gereken. Politik ifadeler de yığınlardan bir şey saklamak üzere üretilmiş, şifreli mesajlar veya iktidar teknolojileri değildirler. Uygun yerden bakıldığında her zaman kendilerini ele vermeye hazır durumda bekleyen verilerdir: “İfade gizlenmiş değildir, (…) tersine oradadır ve biz o koşullara erişir erişmez her şeyi söyler. Aynı şey politika için de geçerlidir. Politika hiçbir şeyi saklamaz. (…) Ne kadar zor olursa olsun, yalnızca nasıl okunacağını bilmemiz gerek. Sır yalnızca inkâr edilmek ya da kendini inkâr etmek için vardır. (...) Her şeyin her tarihsel dönemde söylenmiş olduğu, belki de Foucault’nun en büyük tarihsel ilkesidir: Perdenin ardında görülecek bir şey yoktur, ama her seferinde perdeyi görmek en önemli şey olmuştur, ya da tabanı; zira ardında ya da ötesinde hiçbir şey yoktu. Gizlenmiş ifadeler olduğuna itiraz etmekle, sistemlere veya koşullara bağlı olarak değişen konumlayıcılar ve adresler olduğunu söylemiş oluyoruz. Ancak konumlayıcılarla adresler, ifadelerin sadece değişkenleridir ve bir koşul olarak ifadeyi tanımlayan koşullara büyük ölçüde bağlıdırlar.” (s. 54)
Bu bakış açısı, iktidarın verili, somut ve nihai bir biçime sahip olmadığı düşüncesiyle de uyuşum içindedir. İfadelerin sistemleri ve yapıları değil, yoğunlukları vardır, topolojiktirler, tipolojik değil: “Her ifade böylece nadir ve düzenli bir yoğunluktan ayrılmaz olmakla kalmaz, her ifade bizzat bir yoğunluktur da, bir yapı ya da sistem değil. İfadelerin bu topolojisi, önermelerin tipolojisiyle ve deyimlerin diyalektiğiyle karşıttır.” (s: 6) İfadelere kimliğini veren şey, bir büyük aile içinde ayırt edilir belirgin genetik farklılıkları değil, tekrarlanırken sergiledikleri küçük farklılıklardır. Bu tekrar ve küçük fark sayesinde iktidar ilişkileri de görünür hale getirilebilir.
Yazmak, bir harita çizmeye benzer. Ama yazmak yalnızca yerler arasındaki ilişkileri veya kopuklukları anlatan, ölçekli / ölçeksiz resmetme faaliyetine benzerliğiyle sınırlandığında, tanımımız eksik kalır. Deleuze için yazmak: “(…) yazmanın üçlü tanımını alıyoruz: Yazmak, mücadele etmek ve direnmektir, yazmak oluş halinde olmaktır, yazmak bir harita çizmektir.” (s. 44)
Yazmak, direnmek ve haritacılık, ne için? Haritacı, iktidar ilişkilerinin baştan verili olmayıp, güçlerin karşılaşma noktalarının toplamındaki ilişkilerden o anda türediğini, modellenir, başka koşullara uyarlanabilir olmadığını gösterir. Haritalar boşluklar da içerir, hatta bazen bu boşluklar, kurulmamış ilişkiler, ki bunlara katanlaşmamış durumlar da diyebiliriz, bir şeyler söyler.
Yazmak diyagramları anlamaktır. Diyagramlar haritalardan oluşur ve bir diyagram iktidar ilişkilerinden örülmüştür. Güç ya da iktidar ilişkilerinin sosyal mekânı olan kentin haritalarını çizmeyi hayal edebiliriz. Kentlerin bir tek ve değişmez haritası yoktur, sürekli oluş halindeki birçok haritadan oluşurlar. Kentler birçok diyagramın varlığını sürdürdüğü devasa uzamlardır. Deleuze, diyagramı şöyle anlatıyor: “(…) bir diyagram bir haritadır, ya da üst üste birkaç harita. Ve bir diyagramdan diğerine, yeni haritalar çizilir. Dolayısıyla, birbirine bağladığı noktaların dışında, bir de bazı görece serbest ya da bağlanmamış noktalar, yaratıcılık noktaları, değişim ve direnç içermeyen bir harita yoktur ve belki de resmin bütününü anlamak için başlamamız gereken yer burasıdır.” (s. 44) Ancak haritacı, iktidarın sürekli değişen yoğunluklar alanındaki gerçek işleyişlerini fark edebilir.
Hiyerarşilerin görünümleri ile iktidar aynı anlama gelmez. İktidar, tıpkı paranın dolaşması gibi, bir muktedir olanın elindedir, bir tabi olanın: “Gücün bir özü yoktur, operasyoneldir. Bir vasıf değil bir ilişkidir: Güç ilişkisi, kuvvetler arasındaki olası ilişkiler grubudur, tahakküm edici güç kadar tahakküm altına alınanlardan da geçer, zira bu kuvvetlerin kendilerine özgü nitelikleri de vardır: “İktidar (tahakkümü altındakilere) yatırım yapar, onların arasından yine onların yardımıyla geçer, onlara güvenir, tıpkı ötekilerin, güçle mücadelelerinde onlara karşı kullanıldığında olduğu gibi.” (s. 27-8)
İktidarın ışık ve taştan yapılma, disipline edici, görünmeden gören simgesel aygıtının yerini alan güncel biçimi diyagramlardır. Normalleştirmeye giden yolda tahsis etme / yerini belirleme, sınıflandırma, bölümleme gibi iktidar tasarruflarını mümkün kılan hep bu diyagramın işleyişidir. Hakikat üretimiyle bağlantılı bir işleyiştir bu. İktidarın bastırmadan önce bu doğruluğu üretmesi kaçınılmazdır. Deleuze, Panoptik rejimin yeni salgın / karantina teknolojisini şöyle yorumluyor: “Taştan bir figür olmadan önce, bir ışık sistemidir, ve Panoptikon tarafından tanımlanmıştır. (s. 32) (…) Görülmeden görmek geride kalmıştır artık, belli bir insan yoğunluğuna belli bir davranışı empoze etmektir panoptik rejim. (…) bir diyagramdır, yani, “çalışan, engellerden ya da sürtünmelerden soyutlanmış (ve) belli bir kullanımdan ayrılmış olması gerekendir. (…) Başkalarının görmelerini ve konuşmalarını sağlamasına rağmen kör ve sağır olan bir makinedir. (…) Her diyagram mekân-zamansal bir yoğunluktur. (…) diyagram, (…) gücün tüm alanı denetlediği yerdir: (…) [modeli] salgındır, düşmüş şehri kordon altına alır ve onu en küçük ayrıntısına kadar düzenler.” (s. 34)
Ama bu model, iş iktidarla yüzleşmeye geldiğinde silinip gidiveren, virtüel bir sürece işaret eder: “Kuvvetler arasındaki ilişkiler ya da iktidar ilişkileri sadece virtüeldir, potansiyeldir, dengesizdir, molekülerdir ve kaybolan türdedir, ve sadece etkileşim olasılıklarını tanımlarlar, kendi akışkan maddiliklerini ve yaygın işlevlerini koruyan makroskopik bir bütünlüğe girmezler.” (s. 37)
İktidar sabit bir kurum, yapı, bir kenti abluka altına alan bir yönetim değilse, güçler arasındaki sürtünme esnasında açığa çıkıyorsa ve doğruluk modelleri üretiyor, maddi olmadan önce sosyal teknolojiler kullanıyorsa, diyagramlarla işliyor ve bütün bilgi üretimini de kapsıyorsa, iktidarın dışında bir alanın tanımlanması konusu gittikçe daha acil hale gelir. İktidarın dışını nasıl düşünebiliriz? Tersinden gidersek, belki de dışarısı, kapatılan yerdir: “Maurice Blanchot’nun Foucault hakkında dediği gibi, kapatılma dışarısını ima eder ya da kapatılan dışarısıdır. (…) Önce kuvvetlerin şekillenmemiş unsuru olan bir dışarısı vardır: Bu sonuncusu dışarıya bağlı kalır ve dışarıdan gelir, diyagramlarını çizen ve ilişkilerini uyandıran, coşturan. Sonra da güçler arasındaki ilişkilerin realize edildiği, somut toplanmaların alanı olan dış vardır.” (s. 43)

Topoloji, Başka Türlü Düşünmek: Katmanlar ya da Tarihsel Biçimlenişler, Görünür Olan ve Eklemlenebilir Olan (Bilgi); Stratejiler ya da Katmansızlaşmış olan: Dışarısı Düşüncesi (İktidar); Kıvrımlar ya da Düşüncenin İçi (Öznelleştirme)

Başka türlü düşünmenin üç temel aracı, bilgi ve iktidardan geçerek özneye ulaşıyor. Daha doğrusu, bu üç sözcüğün, bilginin, iktidarın ve öznenin topolojisini tayin etmek gerekiyor. Deleuze için düşünmek, görmek ve konuşmaktır, bu iki monadın güç çizgileri arasında dolaşmak ve katmansız olana erişmektir: “Dünya üst üste getirilmiş yüzeylerden, arşivlerden ya da katmanlardan yapılmıştır. Bu yüzden dünya bilgidir. Ama katmanlar bir taraftan görsel sahneleri ve öteki taraftan ses eğrilerini ayıran merkezi bir çatlak tarafından bölünmüştür: her katmanda eklemlenebilir ve görünür olan, bilginin indirgenemez iki biçimi, Işık ve Dil, görünürlüklerin ve ifadelerin ayrı ayrı depolandığı iki devasa dışsallık çevresi. O halde ikiz bir harekete yakalanmış durumdayız. Kendimizi katmandan katmana daldırıyoruz, banttan banda, yüzeylerin, sahnelerin ve eğrilerin arasından geçiyoruz, çatlağı izliyoruz, dünyanın içine ulaşmak için. (…) Ama aynı zamanda bir dışa, atmosferik bir unsura ulaşmak için katmanların üzerine tırmanmaya çalışıyoruz; çatlağın bir köşesinden ötekine bilginin iki biçiminin her katman üzerinde nasıl kapsanacağını ve birbirine nasıl sarılacağını açıklamaya uygun olan‘katmansızlaşmış bir madde’ye.” (s. 121)
Katmansız olana ulaşmak, haritada gösterilmemiş bağlantıları görmek, Deleuze için düşünmekle birdir: “Düşünmek deney yapmak ve sorunsallaştırmak demektir. Bilgi, iktidar ve benlik, düşüncenin sorunsallaştırılmasının üçlü köküdür.” (s. 116) Bugün işe yarar bir düşünce, klasik düşüncenin düzen özlemlerini, kaos korkularını terk etmekle işe başlayacaktır: “Klasik düşünce (…) kendini sonsuzluk içinde sürekli kaybeder (…) tüm merkezi ve çevreyi yitirir, tüm sonsuzlukların ortasında sonlu olanın yerini sabitleme girişimleri üzerine ıstırap çeker, ve sonsuzluk içinde bir düzen kurmaya çalışır.” (s. 125) Bilginin iktidarla ilişkisini, öznenin bunların üretimindeki rolünü fark etmek büyük önem taşıdığına göre, durumu formüle etmenin yolu açılır. Şu üç soru etrafında yeni bir öznellik kurabilmek için: “NE YAPABİLİRİM? NE BİLİYORUM? NEYİM?” (s. 115)
Deleuze, Foucault’nun davetini yinelemektedir: İktidarın belirleme, isim verme, gösterme, açık etme, gerçeğin anlamının yeri olma gücünü görmezden gelerek; tahrik etmek, kandırmak, ayartmak, kolay ya da zor kılmak, genişletmek ya da sınırlamak, az ya da çok mümkün kılmak, ve benzeri tasarruflarının farkında olarak neleri yapmaya muktedir olduğumuzu, bilgimizin sınırlarını ve ne olduğumuzu / öznelliğimizin tarihsel koşulunu tartmaya bir davet. Büyük harflerle yazılan üçlü soru bir yana, Foucault’nun, iktidarın özünü şu üç başlık altında çözümlemesi önemlidir: “İktidar özünde baskıcı değildir (tahrik ettiği, kandırdığı, ayarttığı için); sahip olunmadan önce uygulanır (sadece tanımlanabilir bir biçimde (sınıf) ve tanımlanmış bir biçimde (devlet) sahip olunduğu için; yönetilenlerin elleri arasından geçtiği kadar, yönetenlerin ellerinden de geçer (çünkü ilgili her gücün arasından geçer).” (s. 70-71) Bu nedenle iktidarın nereden geldiği, kimin olduğu, kime geçtiği, nereye gittiğinden çok, onun nasıl uygulandığı konusuna dönmek gerekiyor.
Öte yandan, katmanların ötesinde bir şey bulmanın olanağı da yoktur. Dışarısı güçlerin ilişkisi sayesinde varolur: “Ancak katmanın ötesinde, üstünde hatta dışında hiçbir şey yoktur. Güçler arasındaki hareketli, belirsiz ve yaygın ilişkiler, katmanın dışında bulunmazlar, katmanın dışını yaratırlar. Tarihe a priori olan unsurlar işte bu nedenle aslında tarihseldir.” (s. 84)
NE YAPABİLİRİM? NE BİLİYORUM? NEYİM?’deki üçlü formülasyon, öznelliğin tarihindeki bir noktayı ortaya koyuyor. Deleuze, geçmişten bugüne kıvrımlarımız için bir belirleme yapıyor: “Öznelliğin 4 kıvrımı vardır: (…) Yunanlılar için bu, beden ve hazlarıydı (…) ama Hristiyanlar için bu ten ve arzularıdır, arzunun kendisidir (…) İkincisi, (…) güçler arasındaki ilişkinin kıvrımıdır (…) Üçüncüsü bilginin kıvrımıdır, ya da gerçeğin kıvrımı. (…) Dördüncüsü dışın kendisidir, nihai kıvrım. (…) Ölümsüzlük, ebedilik, kurtuluş, özgürlük ya da ölüm ya da tarafsızlık umutları. (s. 104) Bizim 4 kıvrımımız nedir? Modern bir öznellik için savaşmak mevcut iki öznellik biçimine direnmekten geçer, biri iktidarın sınırlamaları temelinde kendimizi bireyleştirmemizdir, ötekisi her bireyin tanınmış, sonsuza kadar sabitlenmiş bir kimliğin çekimine kapılmasıdır. Öznellik bu yüzden farklılık, çeşitlenme ve başkalaşım hakkıyla kendini belli eder.” (s. 106)
Spinoza’cı, nelere muktedir olduğu bilinemeyen bedene karşılık, Foucault’nun getirdiği soru, bugün insanlığın yaşayan bir varlık, direnen güçler dizisi olarak, neye muktedir olduğunu ortaya koyup koyamayacağı olsa gerek.
[1] “Siyasi eylemi tekleştirici ve bütünselleştirici paranoyadan kurtar. Eylem, düşünce ve arzuları çoğaltma, bitiştirme ve ayırmayla geliştir, alt-bölümleme ve piramidal hiyerarşiyle değil. Bir iktidar biçimi ve gerçeğe ulaşma yolu olarak batı düşüncesinin nicedir kutsal kıldığı olumsuz’un (yasal sınır, iğdiş etme, mahrumiyet, eksiklik) eski kategorileriyle işbirliği yapmaya son ver. Olumlu ve çoğul olanı tercih et: Farklılığı bir örnekliğin, akışları birliklerin, hareketli düzenlemeleri sistemlerin üzerinde tut. Üretkenin durağan değil göçebe olduğuna inan. Kişinin, savaştığı şey iğrenç bile olsa, militan olmak için asık suratlı olması gerektiğini düşünme. Arzunun gerçekle bağlantısıdır, devrimci kuvvet taşıyan (temsil biçimlerine yenik düşmek değil). Düşünceyi, ne siyasi pratiği Hakikatin içinde temellendirmek için kullanın; ne de siyasi eylemi salt spekülasyon olarak düşünceyi gözden düşürmek için kullanın. Siyasi pratiği düşüncenin genişleticisi olarak ve analizi siyasi eylemin müdahalesi için biçimlerin ve alanların bir çarpanı olarak kullan. Siyasetten, felsefenin onları tanımladığı şekliyle, bireyin ‘hakları’nın restorasyonunu talep etme. Birey iktidarın ürünüdür. Gereken, çoğaltma ve yerinden etmeyle, farklı çeşitlemelerle bireylikten uzaklaşmadır, birey-sizleşmedir (de-individualisation). Grup, hiyerarşi içindeki bireyleri birleştiren organik bağ olmamalıdır, fakat sabit bir birey-sizleşme jeneratörü olmalıdır. Gücün aşığı olma.” [Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin Anti Oedipus: Kapitalizm ve Şizofreni adlı yapıtı için Michel Foucault’nun yazdığı önsözden. Çeviri: Levent Şentürk. Ayrıca bu metin için bkz: Editör yazısı, s. 1, doxa 3, Norgunk Yayıncılık, Ekim 2006. [Seán Hand, “Translating Theory”, Foucault, Gilles Deleuze (1998), The University of Minnesota Press, s: xlii-xliii.), Michel Foucault’nun önsözü, Anti-Oedipus: Capitalism and Schizophrenia, (University of Minnesota Press, 1983), s: xiv-xv; xiii-xiv.]

erilkent'ten alınmıştır.

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Friedrich Wilhelm Nietzsche


(d. 15 Ekim 1844 - ö. 25 Ağustos 1900), "Güç İstenci", "Üstinsan", "Bengidönüş" gibi özgün fikirlerle tanınan varoluşçu Alman filozof.

Nietzsche'nin felsefe öğretisi, kendi çağına tümden bir karşı çıkış olarak görülmektedir. Kendisinin bütün derdi, insanı akılcılığın kıskacından kurtarıp kendisi üzerinden düşünmesini sağlamaktır. Ona göre Tanrı ölmüştür ve insanlar Dünya'da yapayalnız kalmışlardır. Bu yüzden insanlar Tanrı'dan bekledikleri umut ve istekleri bir kenara bırakıp kendilerini Dünya'ya adamalılar. Böylelikle düşünce ile yaşam arasında bağ kurulması daha kolay olur.

Nietzsche, insanlara yeni değerler getirmeye çalışarak güçlü insanların egemenliğinde, çoğunluktan ibaret olan ve sürü olarak nitelendirdiği insanlıkta ilerlemenin mümkün olduğunu ileri sürmüştür. Sürü kendini feda ederek üst insanı belirleyecektir. Üst insan benim diyebilen, kendi gözleriyle gördüğü gerçekliği belirleyen insan olarak görülmektedir. Bütün varlığın temelinde daha güçlü olmaya yönelik irade vardır. Nietzsche'ye göre, insanoğlu sadece kendini korumak ve yaşamak istemez aksine asıl isteği daha da güçlü olmaktır.

Din, ahlak, çağdaş kültür, felsefe ve bilim gibi konularda eleştiriler yazmıştır. Nietzsche'nin etkileri felsefede, egzistensiyalizm ve postmodernizm üzerinde olmuştur. O, değerlerin göreceliğini savunmuş, "iyi" ve "kötü" kavramlarına saldırmıştır.

Kıta felsefesinde ve analitik felsefede alternatif yollar göstermiştir. Yaşamı olumlama, bengi dönüş, anti platonizm onun felsefesinin temel taşlarıdır.

Nietzsche, erken ölümü ve hastalığı nedeniyle, "ne ahlaksal idealini, ne de trajik şiirini gerçekleştirebilmiştir.
Hayatı-Çocukluğu:
Carl Ludwig15 Ekim 1844'te doğmuştur. Babası Karl Ludwig Protestan Kilisesinde papazdı. Karl Ludwig; Friedrich Nietzsche'nin annesi Franziska Oehler ile 1843'de evlenmişti. Doğumu Prusya Kralı IV. Friedrich Wilhelm'in doğum gününe rastladığı için adı Friedrich Wilhelm olmuştu. (Nietzsche daha sonra ikinci adı "Wilhelm"'i çıkardı.[2]) Kız kardeşi Elisabeth, 1846'da doğdu ve ondan sonra 1848'de Ludwig adında bir erkek kardeşi oldu. Babası Karl Ludwig'in baş ağrılarına tanı konulamamıştı. Daha sonra hızlı ilerleyen bir tümör olduğu saptandı fakat babası kör oldu ve öldü (1849). Onun ölümünü Friedrich'in erkek kardeşi Ludwig izledi (1850). Bu kayıp yüzünden annesi ve kız kardeşi ile birlikte Naumburg'a taşındılar (1850). Böylece çocukluk yılları kadınların himayesinde geçti.

İlk öğrenimini Bürgerschule'de tamamladı. Orada Gustav Krug ve Wilhelm Pinder ile arkadaş oldu ve müzik de dahil pek çok konuda zekasını gösterdi. On üç yaşında ilk eserini yazdı (1857). İlk şiirini de takiben 1861 yılında kafasını kurcalayan varoluş soruları üzerine yazdı.

Nietzsche'nin gençlik resimlerinden biri1858 yılında ünlü protestan okul Schulpforta'yı kazandı. Orada Paul Deussen ve Carl von Gersdorff ile dost oldu. Şiir konusunda çalışmalarda bulundu. Müzikte kendini ilerletti. Üstün başarılar gösterdi ve öğrenimi esnasında da Antik Yunan ve Roma klasikleri ile tanıştı. Daha sonra teoloji ve klasik filoloji okumak için Bonn Üniversitesi'ne gitti. Burschenschaft Frankonia grubuna üye oldu ve ilk yarıyıldan sonra okulu bıraktı. İnancını kaybetmesi üzerine annesi bu duruma çok öfkelenmişti.[3] Bunda David Strauss'un Life of Jesuskitabı da etkili olmuştu.[3] Bununla birlikte hayat felsefesi yavaş yavaş oluşmaya başladı. Alkol alıyordu ve sık sık kavga ediyordu.

Bonn Üniversitesi'nden ayrıldı ve arkadaşı Friedrich Wilhelm Ritsch'in peşinden Leipzig Üniversitesi'ne gitti. Ölümüne sebep olan frengi hastalığını da yine bu dönemde bir genelevden kaptığı iddia edilir.[4]. Ayrıca bu dönemde Schopenhauer'in eserleriyle de tanıştı. Eğitimine devam ederken de, Rheinisches Museum dergisinde yazıları yayınlanıyordu.

1866 yılında Schopenhauer ve Friedrich Albert Lange Geschichte des Materialismus ile tanıştı.

Basel'de profesörlüğü [değiştir]Ritschl'in desteğiyle, Nietzsche Basel Üniversitesi'nden Filoloji profesörlüğü olarak oldukça cömert bir teklif aldı.[5]

1869 yılında Wagner, Nietzsche'yi, Tibschen'e davet etti. Noel için gittiği Wagner'lerde, ilk kitabı Die Geburt der Tragödie aus dem Geiste der Musik'i (Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu) yazmaya başladı.

Daha sonra Alpler'e giden Nietzsche, Prusya vatandaşlığından çıkıp İsviçre vatandaşı olup Prusya ve Fransa savaşına gönüllü sıhhiye eri olarak katıldı (1870).[6]

“ Karşımızda devlet var. Başlangıcı insana utanç verici. Çünkü devlet insanların çoğu için kurumak bilmeyen bir acı kuyusu, ikide bir buhranlara salarak onları tüketen bir alev. Ne var ki, çağırmaya görsün, ruhlarımız kendilerini unutuyor; kanlı çağrısına yığınlar koşa koşa gidiyor, kahraman oluyorlar.[7] ”


Frankfurt'ta, resmi geçit yapan bir süvari birliği görmüş ve o anı şöyle tasvir etmiştir:
“ En güçlü ve en yüksek yaşama isteminin sefil bir var oluş mücadelesinde değil, savaş isteminde, güç isteminde, yenmek isteminde olduğunu duydum ilk defa.

Nietzsche, asker üniforması ileSavaşı Fransa kaybetti ve Nietzsche savaşta, difteri ve dizanteri hastalıklarına yakalandı. Walter Kaufmann'a göre burada Nietzsche, ölümüne sebep olan sifilis'e de yakalandı. Daha sonra Nietzsche Basel'e geri döndü ve Üniversitede Homer ve Klasik Filoloji konularında dersler vermeye devam etti. Nietzsche burada Franz Overbeck ile de tanıştı. Overbeck, ölümüne kadar Nietzsche'nin arkadaşı olacaktı.

Yine bu dönemde Afrikalı Spir [9][10] ve meslektaşı Jacob Burckhardt, Nietzsche'yi konferanslarıyla etkilemişlerdi. Nietzsche, ilk kitabı Müziğin Ruhundan Tragedya'nın Doğuşu'nu bitirdi ve 1872'de yayımladı. Kitabı akademik çevrelerce beğenilmedi ve çok ağır eleştirilere maruz kaldı.

1872 ve 1876 yılları arasındaysa Nietzsche, Çağa Aykırı Düşünceler dörtlemesini yayınladı. Dörtlemeyi yayınladıktan sonra Nietzsche, Paul Ree ve Hans von Bülov, Malthilda von Maysenburg gibi isimlerle tanışmıştır.

1878'de evlenme teklifi yaptığı bir kadından ret cevabı aldı. Daha sonra sağlık problemleri iyice arttı ve üniversiteden istifa etmek zorunda kaldı. Sağlığına uygun yer aradı. Sils Maria, Cenova, Rapolla, Tunus, Turin ve Nice şehirleri bunlardan bazılarıdır.[11]

Nietzsche daha sonra Naumburg'a ailesini görmeye geldi. Fakat kız kardeşi ile aralarındaki gerginlik sürüyordu. Daha sonra arkadaşı, öğrencisi ve sekreteri Peter Gast'dan Basel'e gelmesi için bir davet aldı. Gast ve Overbeck çok yakın arkadaşlarıydılar. Malwida von Meysenbug, Wagner olayında Nietzsche'yi savunuyordu. Daha sonra Nietzsche bir müzik eleştirmeni olan Carl Fuchs ile iletişime geçti. Bu sürede edebî açıdan oldukça üretkendi. Yine bu dönemlerde Salome'a aşık oldu. Salome, Nietzsche'nin evlenme teklifini reddettikten sonra ilişkileri sona erdi. Nietzsche bu yüzden oradan ayrılıp Rapallo'ya gitti.

Bağımsız filozof [değiştir]1882'de Nietzsche Lou Salome ile buluştu. Nietzsche ve Lou, Tautenburg'da yaz ayını birlikte geçirdiler. Burada Paul aracılığıyla Lou'ya evlenme teklifi yapan Nietzsche, red cevabıyla çok sarsıldı. Bundan sonra kış ayını geçirmek için Rapallo'ya gitti ve eseri Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü burada on günde yazdı. Kitabı hiç tutulmadı ve sadece kırk adet basıldı. Bunlar da yakın arkadaşlar tarafından nezaketen satın alındılar.

1886'da editörü Ernst Schmeitzner'den ayrıldı. Anti-semitik görüşlerinden rahatsız olmaktaydı. [12] Daha sonra, İyinin ve Kötünün Ötesinde, Tragedya'nın Doğuşu, İnsanca Pek İnsanca, Tan Kızıllığı, Şen Bilim eserleri üzerinde çalışmalar yaptı.

1886'lı yıllarda Meta von Salis, Carl Spitteler ve Gottfried Keller'la tanıştı. 1886'da kardeşi Elizabeth, anti-semitik görüşleriyle tanınan Bernhard Förster'la evlenip Nueva Germania'yı bulmak için Paraguay'a yerleşti. Nueva Germania bir Alman kolonisiydi. Bu iki kardeş bir daha Nietzsche hastalandığında görüşebileceklerdi.

Artık hastalığının daha da kötüleştiğinden şikayet ediyordu. Neredeyse yazamaz olmuştu. 1887'de Ahlak'ın Soykütüğü Üzerine adlı eserini bitirdi. Dostoyevski'nin eserleriyle tanıştı ve çok etkilendi. [13]

1886 yılında, İyinin ve Kötünün Ötesinde adlı eserini bitirdiğini, Güç İstenci eserini de yazmaya başladığını ilan etti. Ayrıca Deccal ve Putların Alacakaranlığı eserlerine de başladı.[14]

Sağlığı bir süre düzeldi ve yaz ayını iyi geçirdi. 1888'den itibaren çalışmaları "kendi durumu" ve "kaderi" üzerine yoğunlaşmıştı. 44. doğum gününde, Putların Alacakaranlığı ve Deccal eserlerini de bitirdi. Aynı zamanda, Ecce Homo ve Wagner Olayı eserlerini yazmaya karar verdi.

Son zamanları
Nietzsche Turin'de klinikte3 Ocak 1889'da polis tarafından kargaşa çıkarmaktan tutuklandı. Gerçekte orada tam olarak ne olduğu bilinmiyor fakat söylentiler, Nietzsche'nin kırbaçlanmakta olan bir ata sarıldığı ve ağlayarak onu korumaya çalıştığı, sonra yere yığıldığı üzerinedir. Aynı olay Dostoyevski'nin romanı Suç ve Ceza'nın I/5 bölümünde, Raskolnikov'un da başına gelmiştir.[15]

Bu olaydan sonra Nietzsche, "Mutsuz Mektuplar" olarak bilinen mektuplarını kaleme alıyor. Alman imparatorundan Papalık'a kadar pek çok yere mektup yazıyor.[16]

3 Ocak'ta Buckhard, Nietzsche'nin mektuplarından durumunu anlıyor ve onu Basel'de bir kliniğe yatırıyorlar. Daha sonra annesi onu "Jena"'daki bir kliniğe nakil ettiriyor. Fakat doktorlar, Nietzsche'nin durumunun umutsuz olduğunu bildiriyorlar. Annesi, mart ayında Nietzsche'yi eve getirtiyor.

Bu süreçte, Nietzsche'nin eserleri üzerindeki tahrif süreci başlıyor. Önce arkadaşları tarafından, sonra Paraguay'dan kocasının intiharı üzerine geri dönen kızkardeşi tarafından eserleri değiştiriliyor.

Nietzsche 1889'un başlarında sokakta yürürken birden yere düştü. Uzmanlara göre bunun sebebi "sifilis". Nietzsche'nin semptomları beyin kaynaklı. Felsefcilere göre bu hastalık Nietzsche'nin bazı eserlerindeki fikri tutarsızlığın da sebebi.[17][18]

Nietzsche, bir süre sonra zihinsel yetilerini tümüyle kabetti. On bir yıl boyunca bitkisel denebilecek bir hayat sürdü. 25 Ağustos 1900 tarihinde hayata gözlerini yumdu.[19]. Kızkardeşi ve arkadaşları onu, babasının kilisesinde yaktılar ve şöyle dua ettiler: "İsmin kutsal olsun, tüm kuşaklar için..."[20]


Felsefesi
Üst-insan

Üstüninsan sözcüğünü ilk olarak teolog ve yazar Heinrich Miller, 17. yy'da yazdığı Geistlichen Erquickstunden adlı eserinde kullanmıştır.[21] Nietzsche, üstüninsanın tüm evrenin amacı ve sebebi olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre Üstüninsan insanlığın da amacıdır.

Nietzsche, üstüninsan kavramıyla, soylu bir insan eylemliliği kavramını yeniden kurmaya çalışır. Son İnsan, yalnızca maddi teselli peşindeyken, üstinsan yaşamını büyük eylemler uğruna harcamaya hazırdır. Üstün olmak, isteyerek iyinin ve kötünün ötesinde durmaktır.[22]

Nietzsche kendisini, üstüninsanın habercisi olarak tanıtır. Bu konuda eserinde şöyle yazmıştır[23]:

“ İnsan bir iptir ki hayvanla üstinsan arasına gerilmiştir. Uçurumun üstünde bir ip. Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuk, tehlikeli bir geriye bakış, tehlikeli bir ürperiş ve duraksayış. ”


Ayrıca eşitliğe de inanmayan filozof, bunu şöyle belirtir[24]:

“ Çünkü insanlar eşit değildirler. Gerçek budur. Ve benim istediğim şeyi onlar istemezler. ”


İnsanların üstinsanı karalayacaklarını şu ifadelerle bildirir[25]:

“ İddia ederim ki benim üstinsan dediğime, siz şeytan diyeceksiniz. ”


Ona göre üstinsan sert olmalıdır[26].

“ Sert olunuz! ”


Halk tabakasını küçümser ve eşitliğe inanmadığını tekrar vurgular[27]:

“ Panayırda kimse üstinsanlara inanmaz. Orada konuşmak isterseniz halk tabakası göz kırpar ve "Biz hep eşitiz" der. ”


Ayrıca üstinsan hakkında şöyle der[28]:

“ Haydi haydi, ey üstinsanlar! Ancak şimdi insan, geleceğin doğum sancısındadır. Tanrı öldü, şimdi dileriz ki üstinsan yaşasın.[29]
Ey üstinsanlar, içten adamlar, açık kalpliler; güvensiz olun! Derinliklerinizi gizli tutun; çünkü bugün halk tabakasının günüdür. ”

Nietzsche'nin üstün insanı, belli bir evrim sürecinin ardından, insanlar arasından çıkıp, bütün insanlığı yönetecek, tüm insanlara tahakküm edecek bir diktatör değildir. O, her ne kadar on dokuzuncu yüz­yılda kapitalizmin yarattığı fabrika köleleri­ne, kapitalizmin Hıristiyanlıktan miras alıp koruduğu köle ahlâkına, burjuva demokrasi­siyle onun eşitlik idealine karşı çıkarken, bu düzenin veya Avrupa'daki demokratikleş­menin bir yandan da zorbalık, acımasız bir diktatörün ortaya çıkışı için gerekli altyapı­yı hazırladığını söylemiş olmakla birlikte, onun üstün insanı, sanıldığının tersine, Hitler değildir.[30]

"Tanrı Öldü" iddiası
"Tanrı öldü", Nietzsche'nin en popüler sözüdür.[31] Bu düşünceyi Nietzsche, ilk kez Şen Bilim adlı eserinde dile getirmiştir. O dönemin koşullarına göre yorumlanması gereken "Tanrı'nın Ölümü" düşüncesini, kendi tabiriyle bir kaçığın ağzından duyurur. Gündüz vakti elinde fenerle dolaşıp "Tanrı öldü! Tanrı öldü!" diye bağıran bir delinin ağzından, Tanrı'nın ölümünü ilan eder.

Friedrich Nietzsche, Basel, yaklaşık olarak 1875.Nietzsche "Hiçbir adalete sığmayan, sayısız çatışma ve acılar iyi bir Tanrı'ya nasıl mal edilebilir?" düşüncesinden yola çıkarak, Tanrı'nın ölümünün insanın anlaşılmaz olan doğasını yenmesi için ve üst insan'a ulaşılabilmesi için bir mecburiyet olduğunu savunmuştur.

Tanrı'nın, insanı yeryüzüne acı çekmesi için yolladığına inanır. Nietzsche bunu Empedokles adlı eserinde de vurgulamıştır. Nietzsche'ye göre "Sanatçı Tanrı" kendisini Yunanlıya bir model olarak sunar. Onun kendisine bir şekil vermesini, mermerin ya da taşın içinde gizli kalan heykeli çıkarıp, sonra da gerçekleştirilen bu sanat yapıtının tadına varmasını önerir. "Hristiyan Tanrı" ise emredicidir. İnsanın dünya nimetlerinden faydalanması yerine, çile çekmesini ister. "Tanrı'yı yadsıyoruz, Tanrı'nın sorumluluğunu yadsıyoruz ve böylece, yalnızca dünyayı biliyoruz." Nietzsche olaylar sonrası insanların Tanrı'yı suçlamayarak suçu dünyaya bulmalarının yanlış olduğunu düşünmüştür. Nietzsche'ye göre geliştirmiş olduğumuz tüm değerler, dünyanın gerçek doğasını görmemizi engellemek amacıyla geliştirilmiş araçlardan başka hiçbir şey değildirler.

Bununla beraber, bu araçlar bizim için dayanılması zor bir dünyayı dayanılabilir kılabilmeye hizmet ederler. Bu hizmet yıllardır dinlerin varoluşu ile de desteklenmektedir. Dinler bize öbür dünya gibi güzel vaatler sunarak, bize bu dünyada yapmamız gerekenleri buyururlar. Bu buyruklar, insanların özgür ve başkaldıran doğasını yoketmeye onları birer sürü parçası haline getirmeye yöneliktir.

Nietzsche Tanrı anlayışına ve hayatı katlanılabilir kılan araçlara karşı çıkar. Öte yandan, bunlar varolmadan yaşamanın ne kadar zor olduğunu ve ne kadar yüksek düzeyde hayat ve birey bilinci gerektirdiğini söyler. İşte onun istediği de budur. Bilime ve dine hizmet edenler bu noktada birbirinden farklı değillerdir. İkisi de bu araçların ve vaatlerin tekrar tekrar insan hayatına girmesine ve insanların bunlara körü körüne bağlanmasına neden olurlar.

İnsanlar bu araçlardan kurtulup zorla bir gereklilik kazandırılmış dünyadan sıyrılmalıdırlar. Tanrı ölmüştür; çünkü insan kendi hareketlerini yönlendirebilecek düzeydedir. Fakat tahmin edildiği gibi Nietzsche bu durumdan tam bir çıkış önermez. Bu çıkışı insanların başarabileceğini söyler.[32]

Tanrı'nın ölümünü büyük bir reddedişe ve kendi üzerimizde sürekli bir zafere dönüştüremezsek, bu kaybın bedelini ödemek zorunda kalırız.[33]

Bengi dönüş
Nietzsche'nin bengi dönüş ve üstinsan görüşleri birbirinin tamamlayıcısı durumundadır. Nietzsche ebedi dönüş görüşü ile insanın dünyaya tekrar tekrar geleceğini savunur. Nietzsche'ye göre; "insan tüm yaşamı durmadan döndürülen bir kum saatidir". Sonsuz dönüşteki tehlike, insanın üstinsan olmak için üstesinden geldiği bütün sorunların yeniden ortaya çıkmaları ve yeniden üstesinden gelme zorunluluğudur. Üstinsana ulaşmada insanın önündeki en büyük engeli Tanrı olarak görmektedir.

Hıristiyanlık ve deccal
Hans Olde'nin Nietzsche çizimiNietzsche, "Hıristiyanlığa düşmanız, nefretle bakıyoruz, tüm romantizm ve anavatana tapınma biçimlerine de..."[34] diyerek Batı Kültürü'nün çöküşünü (decadence), ahlak değerlerine sökülüp atılamazcasına kök salmış olduğunu saptadığı, "çileci ülkü"ye yönelik olarak sunduğu soykütükçü çözümlemerle açıklama yoluna gitmiştir.[35]

Nietzsche'nin din konusunda sert düşünceleri vardır. Hristiyan öğretisine karşı takındığı tutum, başkaldırışı ve bu öğretiye lanetler yağdırması, 19. yüzyılda çok ses getirmese de, Nietzsche'nin tanınmasıyla ve üne kavuşmasıyla beraber büyük yankı uyandırmıştır. Çünkü Nietzsche, Deccal adlı eserinde Hristiyanlığa lanetler yağdırmış, onu küçümsemiş ve kökeni konusunda çeşitli araştırmalarda bulunmuştur[36]. Ona göre "İlk ve son Hristiyan çarmıhta ölmüştür."

Nietzsche, Deccal adlı eserinin hemen başında şu sert yorumu yapar[37]":

“ Zayıf ve hasta yapılı olanlar yok olmalıdırlar.Bu, bizim insan sevgimizin ilk kuralıdır.Onlara bu konuda yardım edilmelidir. Bir günahtan daha zararlı ne olabilir? Zayıf ve hasta yapılı olanlar için bir anlayış: "Hristiyanlık!" ”


Nietzsche'nin dine başkaldırışı, özelde Hristiyanlığa olmakla birlikte, genelde tüm nihilistik özellik gösteren dinleredir. Nietzsche'nin başkaldırışı, tüm dinlere değildir. Çünkü Nietzsche, doğrudan dine değil, nihilizme başkaldırır ve dolaylı olarak bu başkıldırışını nihilistik öğeler taşıyan dinlere de yöneltir.

Nietzsche'ye göre Hristiyanlık, köle ahlakını taşıyan ve hayatı yadsıyan bir öğretidir. Bu sebeple sürü psikolojisinin temeli, bu öğretiye dayanır. Bir tür çilecilik olarak adlandırılabilinecek Hristiyanlık, Nietzsche'ye göre yok edilmelidir. Çünkü Nietzsche'ye göre Hristiyanlık, insan neslinin sonunu getirebilecek nitelikte yanlış bir anlayışın sonucudur.

Nietzsche'ye göre Hristiyanlık, bilimin de düşmanıdır[38].

“ Hristiyanlık gibi gerçeklikle ilişkisi olmayan, gerçeklik gelir gelmez uzaklaşmak zorunda olan bir din, doğal olarak dünya hikmeti'nin, yani bilimin düşmanı olacaktır. ”

Yine Deccal adlı eserinde, Hristiyanlık'ı kültür yıkıcısı bir din olarak nitelendirmiştir. Çünkü eski kültürlerin izini, varlığı ve varoluşu yadsıması sebebiyle silmiş ve yağmalamıştır[39].

“ Hristiyanlık, eski kültürün mirasını bizden çaldı. Sonra da bizi, İslam kültürünün mirasından yoksun bıraktı. Temelde bize, Grek ve Roma'dan daha yakın olan ve doğrudan duyu ve zevkimize hitap eden İspanya'nın muhteşem Magribi kültürü ayaklar altında çiğnendi. Neden? Çünkü soyluydu, çünkü kökenlerini insanca içgüdülerden alıyordu... ”

Hristiyanlık, Nietzsche'ye göre insanî içgüdüler taşıyan her türlü kültüre ve uygarlığa düşmandır. Çünkü ona göre Hristiyan, gerçeği fikri olarak yaşayan herşeye düşmandır ve onu yağmalamak, kendisi adına yok etmek ister.[40][41]

“ Hristiyanlık süslenip, ona elbise giydirilmemelidir. O, yüksek insan tipine karşı savaş açtı. Bu tipin tüm içgüdülerini yasakladı. Şeytanı, şeytan olanı bu içgüdülerden damıttı. Güçlü insan ayıplandı ve toplum dışına itildi. Hristiyanlık, zayıf, adi, kötü yapılı olan herşeyin yanında oldu ve güçlü bir yaşamın aksini sağlayacak içgüdüleri idealleştirdi... ”

Nietzsche şöyle devam etmektedir:

“ Yaptıklarımla bir sonuca vararak yargımı açıklıyorum; Hıristiyanlığı lanetliyorum! Hıristiyan kilisesinin karşısına, bir savcının şimdiye dek ortaya sürdüğü en büyük suçlamayı ifade ediyorum. Bana göre Hıristiyanlık, yozlaşmanın en uç biçimidir ve algılanabilecek nihaî bir yozlaşmanın istemine sahiptir! ”

Ecce Homo adlı eserinde de bu konuda[42][43]:

“ Anladınız mı beni? Beni ben yapan, beni insanlığın geri kalanından ayıran, Hıristiyan ahlâkının maskesini düşürmüş olmamdır. Hıristiyan ahlakı -yalan isteminin en kötü niyetli biçimi- insanlığın gerçek Kirke'si; insanlığı harabeye çeviren Hıristiyan ahlakı... Yaşamın temel içgüdülerini küçümseme öğretildi: Öyle ki, bedeni yok etmek için bir "ruh", bir "tin", yaratıldı sahte bir şekilde, yaşamın ön koşulunda, cinsellikte, pis bir şey barındırdığı öğretildi sürekli; öyle ki katı bencillikle, muvaffakiyet için son derece önemli olan şeyde kötülük ilkesi aranıyor... ”

“ Hıristiyan ahlakının maskesinin düşürülmesi eşi benzeri olmayan bir olay, bir dönüm noktasıdır. Bunu halka açıklayan kişi, karşı konulamaz bir güç, bir yazgıdır. -İnsanlık tarihinini ikiye böler: kendinden önce yaşayanlar, kendisinden sonra yaşayanlar... ”

Apollon ve Dionysos

Nietzsche Turin kliniğindeGerçekte iki Antik Yunan tanrısı olan Apollon ve Dionysos, Nietzsche'de anlamca yüceleştirilir ve oluşun merkezine koyulur. Sanatın bire bir oluşumu, bu iki kavrama bağlıdır.

Apollon ; Nietzsche'de anlamını "biçim"le bulur.
Dionysos ; Nietzsche'de anlamını "uyum"la bulur.
Nietzsche'ye göre, Eski Yunanlılar, bu iki sanat tanrısıyla, yani sırasıyla Heykel ve Müzik tanrılarıyla, sanatsal üretimin derin gizlerini keşfetmişlerdir. Apollon düş deneyimini ifade eder. O ışık saçan Tanrıdır, Dionysos ise esrime deneyimidir.[44] Hayatın iki kanadı olan Apollon ve Dionysos, insanın yaratıcı gücünü ortak olarak biçimlendiren ve yön veren iki tanrıdır. Nietzsche'de bu tanrısal değişim ve dönüşüm, aslında hayatın sanatsallığına bir işaret, bir göz kırpmadır.

Dionysos müzik ve şarabın tanrısıdır. Yaratma eylemi, Dionysos ve Apollon'un odak noktasının yakalanması, Nietzshe'ye göre "dans etmek"tir.

Dionysos, varlığın özünü sezgiyle kavramaya, Apollon ise sezgiyle kavranan özün dışa, yani görünen dünyaya etki ettirmeye yarar. Nietzsche'ye göre sanat, bu iki "kavramsal" tanrının etkisiyle şekillenir.[45]

Nietzsche'ye göre estetiğin temeli, bu iki kavramı anlamakla mümkündür. Bu konuda şöyle der[46]:

“ Mantıksal bir çıkarsamayla, ama sezginin anında oluşan keskinliğiyle, sanatın sürekli gelişiminin Apolloncu ve Dionysoscu bir ikiliğe bağlı olduğunu anladığımızda estetik bilimi için çok şey yapmış oluruz: Yaradılışın, bazen araya giren uzlaşmalara rağmen sürekli çatışan cinsiyet ikiliğine bağlı olması gibi... ”


Nietzsche yorumlarına şöyle devam eder[47]:

“ Özet olarak, diyalektik, "ayak takımının bir intikam alma yöntemi", "çaresiz insanların seçtiği bir Yahudi yöntemi", "insanın gücünü kendince teşhir edip gösteriş yapması" ve bu yolla karşı tarafın iddasını kurnazca ve hileyle yere vurma isteğidir. ”

Nietzsche, Sokrates'ten önceki Yunan felsefesine saygı duyar. Lakin ona göre Sokrates'ten sonraki çağ, Sokrates'in izlerini taşıdığı için onun gözünde neredeyse tamamen yozlaşmıştır. Sokrates'in yöntemide bir tür diyalektik olarak tanımlanabileceği için, diyalektik kavramı Nietzsche tarafından topyekün reddedilir.

İnsandaki yaratıcı güç şöyle dursun, Nietzsche'ye göre doğa yaratısı insan bile, doğanın bu iki kavramındaki odak tarafından yaratılmıştır. Kısacası ona göre Apollon ve Dionysos, doğanın elleridir. Doğa bu kavramlarla yaratır ve yıkar.[48]

“ En tuhaf ve zor sorunlarında bile yaşama "Evet" diyebilmek, en yüksek tiplerin kurban edilmesinde bile, kendi tükenmezliğinden sevinç duyan yaşam istemi -Dionysosça dediğim şey işte bu. ”

Güç istenci
Güç istenci, Friedrich Nietzsche'nin felsefesinin merkezi sayılabilecek bir önem teşkil etmektedir. Güç İstenci, Nietzsche'ye göre evrenin her türlü devinimindeki en temel istenç olmakla beraber; tüm detayları, mikro ve makro kozmosu kaplar. Tüm değişim ve dönüşümler, bu istencin farklı kisvelere bürünmüş halidir. Her detayda bu istencin izlerini yakalamak mümkündür.

Felsefesini etkileyen başlıca kişiler
Lou Andreas-Salomé

Lou Salomé, Paul Rée ve Nietzsche, 1882.Nietzsche'yi en çok etkileyen isimlerden biri de Yahudi bir aileye mensup olan general kızı Lou Salome'dur.[49]

Paul Ree aracılığıyla tanıştırılan Nietzsche ve Salome[50], kısa süre sonra iyi bir dost olurlar. Sık sık Ree ile felsefe sohbetleri ve kitap alışverişleri yaparlar. Nietzsche, Salome'den hoşlanmakta ve ondan "Düşün Eşi" olarak bahsetmektedir.[51]

Nietzsche, babasının ölümüyle birlikte hep kadınların himayesinde büyümüştür. Kadınlar hakkındaki düşünceleri oldukça serttir ve Lou Salome'dan sonra daha da sertleşmiştir.

Nietzsche, bu kadına duygularını açmış, Salome'un red cevabı ise, Nietzsche'de büyük bir düş kırıklığına sebep olmuştur.

Nietzche'nin Lou ile çektirdiği bir fotoğrafta Lou'nun onu kırbaçlar gibi görünüyor olması Nietzsche'nin kızkardeşi tarafından sürekli gündeme getirilmiş ve Nietzsche bundan çok müteessir olmuştur. Öyle ki, delirmeden önce, kırbaçlanan bir atı gördüğünde, ata sarılmış ve onu kader ortağı gibi görüp ağlamıştır.

Bu kısa dostluk çerçevesinde Nietzsche hem sağlık hem de felsefe açısından ilerleme göstermiştir.

Richard Wagner, karısı Cosima ile birlikte Nietzsche'nin en yakın dostlarıydılar. Wagner'in evinde bir araya gelir ve her konuda sohbetlerde bulunurlardı. Nietzsche'nin Wagner'a büyük bir hayranlığı vardı. Wagner'in bestelerinde, kendi düşüncelerinin yansımalarını görüyordu. Wagner'in karısı Cosima'ya büyük saygı duyuyor ve Cosima onun için büyük önem taşıyordu.

Cosima, 19. yüzyılın en büyük piyanisti kabul edilen Liszt'in kızıydı. İlk önceleri Wagner ile birlikte Nietzsche'ye büyük saygı gösterse de, sonraları o da Nietzsche'ye düşman olmuştur. Nietzsche'yi "mastürbasyon yapmaktan beyni çürümüş hasta bir adam" olarak nitelendiriyordu. Bu söz bile, sonradan bozulan dostluklarının ne kadar keskin olduğunu gösteriyordu.

8 Kasım 1868'de Wagner ile Leipzig'de ilk kez buluşan Nietzsche, bu tarihten sonra Wagner'e içten içe hayranlık duymaya başlar. Wagner ile en büyük ortak noktaları Schopenhauer'dir.

1869'un Şubat ayında hocası Ritschl'in tavsiyesi üzerine, genç yaşta Basel Üniversitesi'ne öğretim görevlisi olarak atandıktan sonra, aynı yılın Mayıs ayında Wagner ve Cosima'ya Tribschen'de ilk ziyaretini gerçekleştirir.

"Tribchen, mutlu insanların yaşadığı o ada..."[52]

Bu ilk ziyaretten sonra annesine, bu ziyareti mektubunda şöyle anlatacaktır:

“ İnsan -Richard Wagner- sanatçı kadar büyüktür... Onunla ve muhteşem bir hanım olan Cosima ile mutlu günler geçirdim. Daha geçtiğimiz Cumartesi ve Pazar günü birlikteydik. Wagner'in villası Dört Kanton Gölü'nün (Quatre-Cantons) yakınlarında, Pilate Dağı'nın eteğinde bulunuyor ve harika manzaralar eşliğinde yaşam, bizim için dostlukların en güzeliyle geçiyor.[53] ”

Bu ziyaretten sonra Wagner'in evide gece toplantıları yapılıyor ve kitap alış verişlerinde bulunuluyordu.

Nietzsche ile Wagner'in düşüncelerinde büyük bir uyum vardı. Bu uyum, onları birbirlerine daha fazla yaklaştırıyordu. Wagner, Nietzsche'ye tüm projelerini teker teker açıklıyor ve onu konserlerine götürüyordu. Cosima ise Nietzsche'den Wagner'in sözcüsü olmasını istiyordu. Nietzsche'ye aşılanan güven, giderek büyüyordu.

22 Mayıs 1872'de Nietzsche, Beyrut Tiyatrosu'nun temel atma töreni için Beyrut'a giden Wagner'in 59. doğum gününde besteciye eşlik eder. Beyrut Tiyatrosu'na Sultan Abdülaziz bile davet edilmiştir. Nietzsche, Richard Wagner Bayreuth'ta adlı eserinde, bu buluşmadan söz edecektir. Fakat bu dostluk, 1876'daki 1. Beyrut Festivali'nde bozulmaya başlar. Nietzsche, Wagner'in hakikatin değil, tiksinti verici bir zaferin peşine bencilce dolandığını iddia eder. Eylül ayında, arkadaşı Ree ile birlikte Beyrut'tan ayrılır. Wagner, yeniden dine dönmüştür ve bu Nietzsche'de tiksinti uyandırmıştır. Cosima, Nietzsche'nin Wagner'den kopuşunu ilk hisseden kişidir. Nietzsche ve Wagner görüşmemeye başlarlar.

3 Ocak 1878'de Wagner, Nietzsche'ye yeni yayımlanan eseri Parsifal'in bir kopyasını gönderir. Nietzsche, bu kopyayı okuduktan sonra Wagner ile ilgili düşünce ayrılıkları daha net olarak anlar. Nietzsche, aynı yılın Mayıs ayında yayımladığı İnsanca-Pek İnsanca adlı kitabını Wagner'e gönderir ve tamamen Wagner'den kopar.

“ Wagner müziğini ruh coşkusunun gücü olarak yorumladım. Yanlış yorumladığım görünüyor. Görünen bir başka şey ise, Wagner ve Schopenhauer'i ne ile bu kadar renklendirdiğimdir. Onları renklendiren bendim. Ben, onları kendim yücelttim... Her ikisi de yaşamı yadsır ve suçlar. Bu yüzden onlar, benim çok uzağımdadır.[54] ”

Nietzsche'ye göre Wagner, yapması gereken ödevlerini yerine getirememiştir. Bu sebeple Nietzsche, Schopenhauer'dan sonra Wagner'le de yollarını tamamen ayırmıştır.

Nietzsche, bu ayrılıktan sonra çok yanlız kalmış, hatta kimi zaman Wagner'i özlediğini itiraf etmiştir.

Nietzsche'nin çalışmaları

Friedrich Nietzsche, çocukluk resimlerinden biri, 1861.
Müziğin Ruhundan Trajedinin Doğuşu [değiştir]Nietzsche ilk kitabını 1872'de yazdı. Kitap Müziğin Ruhundan Tragedya'nın Doğuşu (Die Geburt der Tragödie aus dem Geiste der Musik) adını taşıyordu ve 1886'de Trajedi'nin Doğuşu, Hellenizim ve Pessimizm (Die Geburt der Tragödie, Oder: Griechentum und Pessimismus) adıyla tekrar düzenlendi.

Bu eserleri, Yunan kültürünün aydınlanma çağına etkilerini konu alıyordu.[55] Nietzsche'nin ana karakterleri Apollon ve Dionysos idi.

Kitabında yazar önce bir filozofa sonra da peygambere dönüşüyor gibi görünüyordu. Bu eseri akademik çevrelerce oldukça sert eleştirildi. Ulrich von Wilamowitz-Moellendorff en ağır eleştirileri yapanlardan biriydi. Bu eleştiriler Nietzsche'nin felsefesinin daha da koyulaşmasına sebep oldular.

Çağa Aykırı Düşünceler Nietzsche yazmaya 1873 yılında başladı ve eserini 1876'da bitirdi. Bu çalışması Avrupa, özellikle Alman kültürü aleyhinde yazdıklarının bir derlemesi idi. İlk bölümünde yazar "Biz Filologlar" diye başlıyor ve "Filologun Görevleri"ni anlatıyordu.[56] Kitap dört ciltten oluşmaktadır;

David Strauss: der Bekenner und der Schriftsteller, 1873 (David Strauss Eleştirisi)
Vom Nutzen und Nachteil der Historie für das Leben, 1874 (Tarihin Yaşamımıza Etkisi)
Schopenhauer als Erzieher, 1874 (Eğitmen Olarak Schopenhauer)
Richard Wagner Bayreuth'da, 1876

İnsanca Pek İnsanca ]Nietzsche'nin bu eseri ilk olarak 1878'de yayımlandı. Daha sonra 1879'da onu eserin ikinci cildi takip etti. Eser aslında üç bölümden oluşmaktadır. Karışık Fikirler ve Maximler (Vermischte Meinungen und Sprüche) (İki bölüm), 1880: Gezgin Ve Gölgesi (Der Wanderer und sein Schatten). Üç böüm 1886 yılında İnsanca, Pek İnsanca; Özgür Ruhlar için bir Kitap (Menschliches, Allzumenschliches, Ein Buch für freie Geister) başlığı altında toplandı.


Böyle Buyurdu Zerdüşt
Böyle Buyurdu Zerdüşt, orjinal basımın kapağıAna madde: Böyle Buyurdu Zerdüşt
Böyle buyurdu Zerdüşt - Herkes için ve Hiçkimse için bir Kitap, Nietzsche'nin başeseridir (Almanca: Also Sprach Zarathustra - Ein Buch für Alle und Keinen, 1883–1885). [57] Nietzsche bu eserinde aforizmik ve lirik bir üslupla felsefesini sunmaktadır. Felsefesi genel anlamda "Sertlik" ve "Yenilik" üzerine kuruludur. Nietzsche felsefesini "eski levhaları yıkmak" üzerine kurmuştur. Kitaptaki iki temel düşünce "Üstinsan" ve "Bengi dönüş"'tür.[58][59]

Nietzsche, Zerdüşt'ün oluşum dönemine ait notlarında birçok kez Zerdüşt'ü, Buda, Musa, İsa ve Muhammet gibi kişiliklerin yanına koyarak onu bir yasa koyucu olarak tasvir etmiştir. [60] Nietzsche eserini ilk başta üç bölüm halinde yazmıştı. Fakat daha sonra eserine "Zerdüşt Şiirine Eklemeler" adında dördüncü bir bölüm ekledi.

İyinin ve Kötünün Ötesinde [değiştir]Jenseits Von Gut und Böse adını taşıyan kitabında, Nietzsche'ye göre insan yaratısı olan iyi ve kötü dünyayı haksız yere şekillendirmiştir. Nietzsche bu kitabında sözkonusu tema çerçevesinde "nihilizmi anlama doğrultusundaki herhangi bir çabanın, yalnızca onun septomlarından hareket etmesinin bu anlama çabasını eksik kılacağı fikrinden hareketle, kendinden sonraki felsefeye de bir yöntem olarak büyük bir etkiye sahip olacak olan, "jeneoloji" metodunu geliştirir"[61], ahlakı temeller.



Tahrifat Nietzsche, zihinsel yetilerini yitirdiğinde kız kardeşi ve birkaç kişi eserleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Fakat bu çalışmalar, kardeşi Elizabeth'in önderliğindeydiler ve Elizabeth ile kocası tam bir Hitler hayranıydılar. Bu nedenle Nietzsche'nin çalışmaları yoğun "antisemitik" tahrifata uğramıştır. Sonraları Walter Kaufmann, Elisabeth Förster'in yaptığı bu yanlı eklentileri fark ederek, kitabı gerçek haliyle hazırlayacak ve yayınlatacaktı. [63] Günümüzde araştırmacılar (Manzino Montinari gibi) elyazıları üzerinde çalışmalar yaparak tahrifatı kaldırmaya çalışıyorlar. En çok değiştirilen kitapları: Güç İstenci, Ecce Homo, Nietzsche Mektupları


Edebî üslubu
Aforizmik üslubu Aforizma (özlüsöz) Nietzsche'nin en belirgin edebî tarzıdır.

İnançlar hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir.
Hoşlanmadığımız bir düşünceyi öne sürdüğü zaman bir düşünürü daha sert eleştiririz. Oysa, bizi pohpohladığında onu daha sert eleştirmek uygun olacaktır.
Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh...
Tüm idealistler, hizmet ettikleri davaların her şeyden önce dünyanın tüm öteki davalarından üstün olduğunu düşünürler. Kendi davalarının biraz olsun başarılı olması için, bu davanın tüm öteki insan girişimlerine gerekli olan aynı pis kokulu gübreye açıkca ihtiyacı olduğuna inanmak da istemezler.
İnsan, diğer insanlardan hiçbir şey istememeye, onlara hep vermeye alıştığı zaman, elinde olmadan soylu davranır.
Acıların bölüşülmesi değil, sevinçlerin bölüşülmesidir dostluğu yaratan ...
Bir şeyden hoşlanmaktan söz edilir, aslında doğrusu, bu şey aracılığıyla kendinden hoşlanmaktır.
Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.
Hakikatin temsilcisinin en az olduğu zaman, onu dile getirmenin tehlikeli olduğu zaman değil, can sıkıcı olduğu zamandır.
Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz ki ...
Uygarlaşmış dünya ilişkilerinde herkes, hiç değilse bir konuda kendini başkalarından üstün hisseder. Genel iyiyüreklilik buna dayanır. Çünkü, durum elverirse herkes yardım edebilir, o halde bir utanç duymaksızın bir yardımı da kabul edebilir.
Yapacak çok şeyi olan insan inançlarını ve genel düşüncelerini hemen hemen hiç değiştirmeksizin korur. Aynı şekilde, bir ülkünün hizmetinde olan her insan ülkünün kendisine artık hiç kulak asmaz; onun buna zamanı yoktur. Demem şu ki, ülküsünün hala tartışılabilir olmasından yana olmak çıkarına aykırıdır.
Bugün artık kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var.
Uygarlık tarafından yokedilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.
Beni öldürmeyen herşey güçlendirir.
Ey büyük yıldız ! Aydınlattıkların olmasaydı nice olurdu mutluluğun.!
Bir dost kimdir? Öteki bendir.

Şiir üslubu
Şiirlerindeki dış etkiler Nietzsche, şiirlerinde;

İncil, Tevrat ve Kur'an
Sokrates
Schopenhauer ve ardılı Alman şairler
Goethe Divanı (Özellikle Çöl Kızları Arasında adlı şiirinde)
Wagner
Stendhal ve Dostoyevski'nin etkileri görülür.
Yunan trajedisindeki hitap şekilleri (özellikle Euripides, Sophokles'in yazılarındakiler) şiirlerinde de görülmektedir.
Latin yazınındaki, özellikle felsefi türdekilerden bazı kesitler, göndermeler vardır.
Homeros'un destanı İlyad ve Odessa neredeyse Nietzsche'nin şiirlerinin temel sütunudur.
Çağdaşı batı ve doğu şiirleri ile birtakım ABD'li yazarların çileci etkileri vardır.
Kilise metinleri, onun hitabet tarzını etkilemiştir.

Nietzsche'nin Kütüphanesi

Nietzsche ArşiviNietzsche arşivinde Yunan Felsefesi'ne oldukça büyük bir yer vermiştir. O Kant, Mill veSchopenhauer'i de okumuştur,[64] Bu isimler zaten felsefesini ilk şekillendirenlerdi. Daha sonra Spinoza ile tanışmış ve ondan pek çok konuda etkilenmiştir.[65] Edebî anlamda 17. yy Fransız Edebiyatı ve aynı dönem Fransız ahlakçılarını da bolca okuma fırsatı bulmuştur. [66],[67] Bundan başka Pascal ve Stendhal'de listesindedir.[68]

Paul Bourget'in Organizm'i de Nietzsche'yi etkilemiştir.[69] Ayrıca Rudolf Virchow ve Alfred Espinas aynı şekilde etkilemiştiler.[70]Nietzsche daha sonra Friedrich Lange'den Darvinizm'i öğrendi.[71]Charles Baudelaire'nin pek çok kitabını okudu.[72] Tolstoy'un Din Nedir?, Ernest Renan'ın İsa'nın Hayatı ve Dostoevsky'nin Ecinniler kitapları kütüphanesindedir.[73][74] Ralph Waldo Emerson'dan pek çok kitap okumuştur.

Niccolo Machiavelli'de ayrıca kütüphanesinde yer tutar.


Nietzsche'nin Etkileri [değiştir]Nietzsche, felsefeye öldükten sonra nüfuz etmiştir. En ünlü eseri Böyle Buyurdu Zerdüşt dünya klasikleri arasında yerini almıştır. Felsefe dışında, bazı siyasetçilerce Hitler'i etkilemekle suçlanmaktadır. Hitler, Nietzsche'yi gençken okumuştur ve ondan "militarizm" alanında etkilenmiştir. Dreyfus Affair Nietzsche'nin tahrif edilmiş yazılarından "Antisemitik" anlamda etkilenenlerdendir. Alfred Dreyfus kendini "Nietzscheans" olarak tanımlar.[75] Naziler Nietzsche'nin felsefesini kullanmışlardı; ancak bilindiği gibi Nietzsche bir Alman düşmanıdır. Bu etkiden ise kız kardeşi sorumludur.

Nietzsche Avrupalı filozoflardan, Michel Foucault, Gilles Deleuze, Jacques Derrida, Martin Heidegger, Albert Camus, Jean-Paul Sartre, Walter Kaufmann, R. J. Hollingdale, Alexander Nehamas,Georges Bataille ve Brian Leiter gibi isimleri etkilemiştir.

Nietzsche, örneği taklit edilemeyecek kadar benzersiz ve ürkütücüdür... [76]

Jacques Lacan (Jacques-Marie Emile Lacan)


Nisan 1901′de Paris’te dogdu, 9 Eylül 1981 de öldü. Tıp eğitiminin ardindan, 1932′de “Kişilikle İlişkileri Açısından Paranoyak Psikoz” adlı doktora teziyle psikiyatr oldu. Daha sonraki çalışmaları özellikle teorik psikanaliz üzerinde yogunlasacak ve Freud’u yeniden okuma girisimiyle psiknalizi temellendirme cabasi kuramsal-felsefi alanda etkili olacaktir. Özellikle bilincdisinin olusumu ve dilin rolünün ele alinma bicimiyle özne’nin aciklanisinda etkili olacaktir.

Lacan’ın genel teorik şeması ve argümanları oldukca yorumlanmaya ihtiyac duyar; genelde sözlerinin oldukça karmaşık, belirsiz ve anlaşılması güç bir niteliğe sahip olduğu bilinir. Dolambaçlı ve çetrefil söz oyunları, eğretilemeler, anlaşılması ve yorumlanması güç göndermeler sürekli bu dile hakimdir. Lacan güç bir yazardır bu bakımdan, ama Lacan’ın yazmaktan çok konuşmuş olduğunu da belirtmek gerekir. Onun yazıları daha çok öğrencileri ve izleyicilerinin tuttuğu notlar ve kayıtlardan oluşur. Konuşmaları, daha doğrusu seminerleriyle ünlüdür. Dönemin Fransız aydınları seminerlerinin sıkı bir takipçisi olmuşlardır. Başlıca çalışması Ecrits (Yazılar) 1966′ da yayımlandı. Bu tarihi dönem, yapısalcılığın Fransa’da çok etkili ve güçlü olduğu bir dönemdir.

Lacan’in kendisi de yapisalciliktan etkilenmis ve yapisalciligin ötesinde geciste belirleyici bir rol oynamis düsünürlerden biridir. Lacan’ın konuşmaları dönemin aydınlarını derinden etkiledi ve sonrasında da sürekli yeniden yorumlandı. Bu etki hem psikanaliz, hem de felsefe düzleminde cok yönlü niteliklere sahiptir.

Lacan ve Psikanaliz
Kuramsal psikanaliz alanındaki çalışmaları Sigmund Freud’un yeniden yorumlanmasıyla yapısalcılık’tan Yapısökümcülüğe (Yapısalcılık ötesi) uzanan bir yol izler. Dolayısıyla Lacan, yalnızca önemli bir psikoanaliz kuramcısı olarak değil, daha başlangıçta psikanaliz, dilbilim, antropoloji ve felsefe alanındaki geçişkenliği sağlamasıyla ve ardından da geliştirdigi formülasyonların ve kavramların felsefi düzlemde yol açtığı sarsıcı sonuçlarıyla 20. yüzyıl felsefesinin önemli isimleri arasında yerini alır.

20.yüzyılın en tartışmalı kuramsal alanlarından/disiplinlerinden birisi psikanalizdir. Daha Freud’un ilk çalışmalarından itibaren psikanalizin kuramsal statüsü sürekli sorunsallaştırılmış; psikanalizin bilim olup olmadığı, bilimse bir bilim olarak nasıl temellendirilebileceği yani epistemolojik düzlemde nasıl ortaya konulabileceği her zaman tartışmalı olmuştur. Oysa psikanalizin bilinç ve bilinçdışına dair açıklamaları tüm bir felsefi tartışmanın ve özellikle bilgi üzerine yapılan tartışmaların yönünü değiştirmiştir. Ama bu statü konusu yine de tartışmalı olaya devam etmiş ve Freud’un ardılları psikanalizi bu sorunlardan ziyade daha çok “Benlik Psikolojisi” yönünde geliştirmeye yönelmiştir.

Lacan’ın baslangıç noktası, öncelikle bu teorik statünün değerlendirilmesi ve epistemolojik temel noktaların yeniden değerlendirilmesidir. Freud, çalışmalarının genelinde bu kuramsal sorunları karşılamaya çalışır, özellikle başlangıç çalışmalarında bu yöntemsel arayışı görürüz. Ancak dönemin bilim anlayışı ve felsefe görüşü olarak pozitivizm - ampirizm düzleminden, önemli ayrımlar oluşturmasına rağmen tamamen çıkamaz. Yine de, özellikle epistemolojik anlamda Freud’un bilim olarak psikanalizi kuramsal olarak da temellendirmeye çalıştığını ve bunun için önemli adımlar attığı söylemek gerek. Lacan bu adımların takipçisi ve savunucusudur öncelikle. Lacan’ın, kendisini bir Freud savunucusu olarak ifade ettiği ve bunu özellikle Freud sonrası kuramsal adımlardan vazgeçen ya da onları yadsıyan psikiyatri eğilimine karşı ortaya koyduğu söylenebilir. “Benlik Psikolojisi” Lacan için kabul edilemez bir yöndür.

Lacan İd - Ego - Süperego kuramından uzaktır, diyebiliriz. O, daha cok erken dönem denilebilecek Freud’la, yani daha çok bilinçdışının yapısı, oluşumu, yeri ve işleyişi ile uğraşan Freud’la bağlantılıdır, ki bu da kuramsal psikanaliz olarak temellenir. Çünkü Lacan’a göre psikanaliz, bir bilim olarak bilinçdışının bilimi‘dir.

Psikanaliz bir bilim olacaksa, öncelikle epistemolojik olarak kendi ayrımını temellendirebilmelidir, yani nesnesini ayrımlayabilmelidir. Bu noktada Lacan pozitivzm-ampirizm sonrası gelişen bilim anlayışını kuramsal olarak temel alır ve Freud’u buna göre yeniden okur. Buna göre, psikanalizin nesnesi (Freud’un da pek çok yerde işaret etmiş oldugu ama tamamen açık kılamadığı haliyle), bilinçdışı’dır.

Bunun bir teorik nesne olduğunu belirtmek gerekir, ve burada ayrıca psikanalizi başka bilimlerden ayırmak üzere, bilinçdışının, özgün bir teorik nesne olduğunu da belirtmek gerekir.Althusser‘in Lacan üzerine erken yazılarindan birinde belirttiği gibi, bu Lacan’ın, onu yeni bir düzleme getirmek üzere “Freud’a dönüş hareketi” dir.Böylece, yani bu dönüş girişimiyle Freud ve dolayısıyla da psikanaliz, doğum zamanının sınırlarından ve sorunlarından çıkarılıp yeniden doğru bir şekilde değerlendirilebilecektir.

Bunun anlamı, sözkonusu nesnenin (Bilinçdışının) Biyoloji ya da Sosyoloji temelli yöntemlerle ya da kavramlarla incelenip açıklanamayacağıdır. Psikanaliz, bu noktada kuramsal bir zorunluluk olarak ortaya çıkar ve dolayısıyla da bu noktadan itibaren kuramsal olarak temellendirilmelidir. Lacan’ın Freud’un kurmasal çalışmalarına yönelik kategorik ısrarı ve klasik psikiyatri geleneğini reddetmesi öncelikle bu noktaya ilişkindir.

Lacan yapısalcılık üzerinden, özellikle ve belirgin olarak Yapısalcı Dilbilim üzerinden psikanalizi değerlendirmeye yönelir ve bu yönelimin ilk ortaya çıktığı yer psikanalizin bir bilim olarak nasıl anlaşılması gerektigi noktasıdır. Sonrasında nesnesini (bilinçdışını) ele alırken de aynı şekilde bu dilbilim modeli izlenmiştir.Bunun sonucunda, Lacan’ın Freud’u yeniden okuması geleneksel psikiyatriye göre çoğu zaman bir anti-psikiyatr olarak görünür.

Bilinçdışı ve Dil
Lacan, bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır der.

Bu formülasyon onun kuramsal çalışmasının ve psikanalizi yeniden yapılandırma girişiminin çok özlü bir ifadesidir.Kastedilen dil, Yapısalcı dilbilim ‘in açıkladığı haliyle dil ‘dir. Dolayısıyla burada yapısalcı dilbilimin dili açıklayışına uygun bir yol izlendiği açıktır.Yapısalcı modele göre Dil’i ise kısaca şöyle anlatabiliriz: Dil, anlamları kendi ayrımlarıyla belirleyen ve anlam oluşturan kendine özgü bir yapı ya da sistem ‘dir. Buna göre anlam ayrımları yalnızca dil yapısı ya da sistemi icindeki ögelerin dağılımı ve rolleriyle belirlenir. Yani, dil bir göstergeler sistemi‘dir ve dışsal bir gönderimi yoktur. Lacan bunu psikanalize uyguladığında vardığı sonuç, Bilinçdışı’nın tıpkı Dil gibi kendine özgü bir yapı ya da sistem olduğudur. Bilinçdışının dışdünya ile özsel bir bağlantısı yoktur, anlam ayrımlarını kendi iç-ögeleri ile belirleyen bir çeşit göstergeler dizgesi sözkonusudur burada. Althusser’in belirtmiş olduğu gibi,

“Lacan, dilsel gösterge ile psikanalizin simgesi’ni aynı şeyler olarak düşünmektedir”. (Althusser)
Dil toplumsallığı, kültürü, ve dolaysıyla da bunları ifade eden yasa ve yasakları taşır. Dolayısıyla dil aracılığıyla, yani Simgesel Sistem aracılığıyla kültürel düzene dahil olan insan yavrusu, daha farkında olmadığı ve hiçbir şeye karar veremediği bir evrede, bu düzen (Simgesellik) tarafından biçimlendirilecek, onun en temel değer yargılarını ve unsurlarını içselleştirecek ve bu yolla insan olmaklığa adım atacaktır. Dilin simgesel sistemine geçiş, burada kültürel düzene geçmekle aynı anlama gelmektedir. Biyolojik bir canlı olmaktan düıünebilen bir canlı olmaya doğru bu geçişte, birey-özne kültürel bir kod olarak kodlanmış olur.

Özne, Dil dolayımıyla böylece kendini simgesel düzende bir gösteren olarak işaret edilmiş olarak bulur ve öznelligini de zaten bu şekilde kazanır. Bu andan itibaren birey-özne bir simge olarak simge düzenin bir parcası ya da öğesidir. Dil, bu bağlamda öznenin gerçeklikle, kendisiyle, ötekilerle ilişkisini düzenler. Dil dolayımıyla Kültür’e giriş, bilinçdışının oluşumunu ve öznelliğin kuruluşunu ifade eder. Bu, Oidipus Karmaşası’dan geçerek mümkün olmaktadır. Lacan’a göre dil ile belirlenme, yani kültüre girişin simgesel kodlarının edinimi Oidipus evresiyle aynı sırada ve düzlemde gerçekleşir.

Bu geçişin gerçekleştiği yer ise aile’dir.Artık bu bağlamda ailenin bir aile olarak düşünülmesi anlamlı olmaz; kültürel yapının taşıyıcısı ve birey düzeyinde oluşturucusudur, yani simgesel düzenin gerçekleşmesi, somutlaşması, maddileşmesi zeminidir. Çocuk, aile aracılığıyla Dil dolayımından geçerek kültürel düzene girer. Şu halde belli başlı kültürel söylemlerin, ideolojik yapıların salt birer düşünsel tasarım ya da projeler olarak degil, dil ile taşınan ve aile aracılığıyla uyarlanan, maddi yapılar olduğunu belirlemek mümkündür. Althusser’in oluşturmaya çalıştığı ideoloji teorisi Lacan’ın bu yönde ki açıklamalarından özellikle beslenir. Cünkü burada anlaşıldığı gibi, dil dolayımında bilincdışının oluşumunun açıklanması hem bir özne teorisine kapı açmakta hem de bu zeminde ideolojinin yeniden düşünülmesine yeni bir olanak yaratmaktadır.

Bu bağlamlarda yapısalcı antropoloji‘nin yerine de işaret edilebilir: Levi-Strauss’un, en basit biçimleri akrabalık ilişkileri olan kültürel yapıları açıklarken göstermis oldugu gibi, kültürel ögelerin, dilsel ögelerin birbirleriyle ilişkileri çerçevesinde belirlenmesine tam anlamıyla uyan bir yapısı vardır. Ayrıca, bu kültürel ögeler de dilin düzeninde (Dil’de) tanımlanmıştır ve bir kültür eski kuşaklardan yenilerine bu yolla taşınır. Demek ki, simgenin düzenine girmekle birey kendi kültürel konumunu, her şeyden önce kültürel bir kurum olan ailenin yapısı içindeki konumunu da kazanmış olur. Böylece birey kültürün düzeni içinde ayrımlaşmış bir özne halini alır. Söylemin belirleyici boyutu buradan ileri gelmektedir. Su halde dil’e giriş kültüre giriştir ve aynı zamanda, bu süreç, Lacan’ın analizinde, bilinçdışının oluşumunun ve işlevinin açıklanmasını verir.

Oidipus karmaşası ya da Baba’nın Adı
Lacan’ın Freud’un çalışmasından ısrarla aldığı ve kendi kuramında merkezi bir yere koyduğu formülasyonlardan birisidir Oidipus Karmaşası ya da başka bir isimle Oidipus Kompleksi. Bu Lacanci psikanaliz teorisinde Oidipus Yasası olarak belirir.

Oidipus karmaşası, kültüre ve dolayısıyla insan olmaya giden zorunlu bir süreçtir; Oidipus’suz kültür ya da uygarlık olamaz Lacan’a göre. Ancak bu dogal bir karmaşa degil, simgesel bir karmaşadır.Simgesel yapının devreye girmesiyle insan yavrusunun simgesel sisteme geçişini ve bu geçişte oluşan evreleri açıklar.Örnegin, buradada gerçek bir babadan sözedilip edilmediği önemli değildir, önemli olan Oidipus yasasını geçerli kılmak üzere simgesel baba işlevidir, ki bunun tanımı Babanın Adı olarak belirtilir. Böylece simgesel düzene giren çoçuk, kendi kültürel konumunu bu simgesel adı tanımakla edinmeye başlar. Burada dikat edilmesi gereken nokta, Oidipal Yasa’nın özünde simgesel bir yasa olmasıdır.

Oidipus aracılığıyla simgesel sisteme geçiş öznenin kuruluş sürecidir. İnsan yavrusu, böylece kendi bütünsel gerçekliğinden koparılarak simgesel gerçekliğin alanı içinde insan olma yoluna girer. Bu sırada, Oidipus yasası gerçek gerçeklik ile kişinin kendi arasında ve daha da öte kişinin kendi gerçekliği ile gerceklik düsüncesi arasında bir yarılmaya / bölünmeye yolaçar. Çünkü kendini Kültürel Düzenin simgeleriyle düşünen özne, bu anda kendine yabancılaşmakta, kendine ve çevresine dair bakışı dolayımlanarak mesafelenmektedir. Simgenin anlamı burada açıktır; dolayımsız ikili ilişkinin (anne-çcocuk) arasına giren üçüncü bir ögedir burada simge.

İnsan yavrusu, bu simgeyi kullanmakla kendini ötekinden ayırma imkanı edinir, ancak bu imkanın kendisi kendini bir zorunluluk olarak kabul ettirir. Yani bir Yasa olarak. İste, bu noktada simgesel düzenin başlıca yasasını Babanın Adı olarak ortaya çıkar. Baba, burada simgesel olarak Fallus’a sahip olan yetkeyi temsil eder. Fallus, cinsel organ anlamında değil simgesel yasanın yetkesini temsil etme anamındadır.Fallus’a sahip olan Babanın Adı’dır ve çocuk bu adı tanıyarak kültürün ve dilin dünyasına girer ve özne olarak o dünyaya tabi olur. Açıktır ki Hadım Edilme Korkusu denilen süreçte aynı şekilde simgesel bir süreçtir.

Lacan’a göre, Oidipus karmaşasıyla simgesel düzene dahil olmak, daha önce, Dil dolayımıyla belirtilmiş olan iki temel noktanın geçekleştirilmesi anlamına gelir.

Bilinçdışının kuruluşu,
ve böylece birey-öznenin kuruluşu.

Oidipus karmaşası olarak belirtilen karmasa ya da Yasa, anne ile çocuğun doğal ilişkisinin yasaklanması, ve bu yasakla doğan bilincdışı arzunun Babanın Adı’yla yeni imgesel biçimlerle ikame edilmesiyle çözülür. İnsan yavrusu böylece toplumsal biçimleri edinir ve birey-özne olur.Özetle, kültürel düzene girişin anahtarı bu kökensel bastırmayla sözkonusu olmaktadır.

İmgesel, Simgesel, Gerçeklik.Lacanci Gercek kavrami
Lacan’ın teorik psikanalizinin ana kavramlarından başlıcaları İmgesel, Simgesel ve Gerçeklik olarak belirtilebili -ya da daha dogru bir degisle Imge, Simge, Gercek. Biyolojik bir varlık olan insan yavrusunun insan olmaklığa, yani kültürel bir özne olmaya giden yolu açıklarken Lacan bu kavramları değerlendirir. Gercek kavramina getiridigi aciklama, özelikle geleneksel felsefe düsüncesinde süregelen anlayislari kesintiye ugratir.

Gercek, Lacan’da insanin insan olmasini mümkün kilan Simgesel Düzene gecisinden önceki her seyi kapsar.Bu anlamda, simgesellestirilmeyen, kendisini semptomlarla gösterse de belirli bir sekilde ortaya konulamayan “imkansiz Sey”dir Gercek.Her zaman simgesellestirmenin ötesinde kalan “tortu ya da sert cekirdektir” baska bir degisle.Gercek kavrami, gerceklik kavramindan bu anlamda ayridir ve Lacanci bu kavramlar oldukca tartismali edinimlere sahiptir.Gercek, bu anlamda belirli bir simgesel düzenin kapanimini ya da belirli bir sembolun tüketilebilir yorumunu engelleyen Ucurum’dur.Belirli bir varliksal düzlemin kesinlenemezligini saglayan bu ucurumdur. Gercek hic bir zaman dolaysizca bilinemeyen Sey’dir, bu nedenle her zaman geri dönecektir Lacan’a göre.

Ego ve onun yaşam dünyası başlangıçta İmgesel alana aittir. Daha dogal olandan kopulmamış olunan bir evredir bu.Daha sonra Babanın Adı’nın devreye girmesiyle, yani Simgesel yapı ile imgesel olan bastırılır. Simgesel burada, Kültürel Düzen’in simge sistemini ifade eder. Bilinçdışı bunun sonucu oluşur. Gerçeklik ( “gerçek gerçeklik” bu anlamda, simgeselin kurdugu gerçeklikten ayrı olarak Simgeselin ötesinde kalır. Gerçeklik, Simgesel bastırmanın sonucunda Uçurum’un ötesinde kalmış olan eksiklik yeri/ya da noktası olarak ifade edilir. Bu bağlamda Simgesel’den Gerçeklik’e bir köprü ya da bağlantı noktası yoktur. Gerçeklik, Bilinçdışı Arzu’nun ötesinde kalmıştır. Gerceklik’e asla ulaşamayacak olunması nedeniyle Bilinçdışı Arzunun doyurulması olanaklı olamaz. Arzu, bu anlamda asla ulaşılamayacak ve tamamlanamayacak olan kökensel bastırmadan kaynaklanan eksiklik yeri‘dir.

İç-güdüler, Lacan’ın anladğı anlamda, doğuştan gelen biyolojik ihtiyaçlardır.Bunlar anne tarafından doyurulur, ancak bu dolaysız doyum iliskisine belli bir noktada Simgesel Yasa ile müdahale edilir ve doğal iç-güdülere bu andan itibaren Cinsel Kimlik anlamı verilmiş olunur. Simgesel sistemin devreye girmesi, yani Babanın Yasası’nın ortaya çıkmasıdır sözkonusu olan. Cinsel Yasak’ın işletilmesiyle, kendinde hiçbir anlamı olmayan biyolojik bir iç-güdü cinsellik adını alır ve böylece biyolojik iç-güdüler cinsellik olarak anlaşılmaya başlanır. Böylece iç-güdüler bilinçdışı arzular olarak yerleşir.Bu, Lacan’ın degisiyle, insanlaştırıcı kastrasyondur. İnsan yavrusunu biyolojik bir canlı olmaktan kültürel bir özne olmaya dönüştüren bu kastrasyon‘dur.

Antonin Artaud: Vahşet Tiyatrosu



Kabul edilsin ya da edilmesin, bilinçli ya da bilinçsiz, şiirsel durum, yani hayatın aşkın bir durumu, aslında halkın aşkta, suçta, uyuşturucuda, savaşta ve isyanda aradığıdır.

Vahşet Tiyatrosu tiyatroya tutkulu ve çırpınmalı bir hayat kavramını geri getirmek için oluşturuldu; ve bu tiyatronun dayandığı vahşeti şöyle anlamak gerekiyor; şiddetli bir sertlik ve sahne elemanlarının aşırı derecede yoğunlaşması.

Sistemli bir biçimde değilse de gerektiğinde kanlı olabilen bu vahşet, yaşama ödenmesi gereken bedeli ödemekten korkmayan kuru bir ahlaki safiyet kavramı ile karışıyor.

1- Öz Açısından:

Yani konular ve işlenen temalar. Vahşet Tiyatrosu çağımızın başlıca huzursuzluk ve endişelerine cevap veren konular seçecektir.

Vahşet Tiyatrosu insanın ve çağdaş yaşamın mitlerini kurtarma çabasını sinemaya terketmemek niyetindedir. Ama bunu kendine özgü bir şekilde, yani dünyanın ekonomiye, yararlılığa ve tekniğe yönelişine karşı çağdaş tiyatronun sahte bir uygar insan cilâsı altına sakladığı büyük meseleleri yeniden gündeme getirerek yapacaktır.

Bu temalar kozmik, evrensel, en eski metinlerden ve eski Meksika, Hint, Yahudi, İran vs... kozmogonilerinden alınarak yorumlanmış olacaklar.

Vahşet Tiyatrosu, insan kişiliğini ve duygularını dilimlere ayıran psikolojik yaklaşımı reddederek, yasalar tarafından ezilmiş ve dinler, kurallar tarafından deforme edilmiş toplumsal insanın da ötesine “bütün insana” hitap edecek.

Ve insanı anlatırken ruhun tersini de yüzünü de yansıtacak; imgelemin ve düşlerin gerçeği, yaşamla aynı düzlemde gösterilecek.

Ayrıca büyük toplumsal çalkantılar, halkların halklarla, ırkların ırklarla çekişmesi, doğal güçler, rastlantının müdahalesi, kaderin manyetik çekimi ister dolaylı - mistik boyutlarda, tanrılar, kahramanlar ve canavarlar kadar büyütülmüş kişiliklerin hareket ve jestleri biçiminde -ister dolaysız- yeni bilimsel yollarla elde edilmiş maddi görüntüler biçiminde - olarak kendilerini gösterecekler.

Bu tanrıların ve kahramanların, bu canavarların, bu doğal ve kozmik güçlerin yorumlanması en eski kutsal metinlerin ve eski kozmogonilerin imgelerinden esinlenerek gerçekleştirilecek.

2- Biçim Açısından:

Öte yandan tiyatronun, halkın en içine kapanık ve dalgın kesimleri için ebediyen tutkulu ve duyarlı olan bir şiirin kaynaklarına yeniden dalması gerekliliği eski ilkel mitlere dönüş yoluyla gerçekleştiğinden, biz, metinden değil de mise en scene’den bu eski çatışmaları gerçekleştirme ve daha çok da güncelleştirme çabasını isteyeceğiz; yani bu temalar doğrudan doğruya sahneye taşınacak ve kelimeler içinde boğulmaksızın hareket, yüz ifadesi ve jest olarak gerçekleşecekler.

Böylece metin konusundaki teatral batıl inançtan ve yazarın diktatörlüğünden kurtulacağız.

Ve işte böylece sözün ve sözcüklerin tehlikeleri ve dilden ileri gelen bozukluklar olmaksızın doğrudan ruh ile dönüştürülen ve hissedilen eski halk gösterilerine yeniden kavuşacağız.

Tiyatroyu her şeyden önce gösteri üzerine temellendireceğiz ve bu gösteriye katacağımız şey yeni bir uzam anlayışıdır. Bu uzam olası tüm planlarda ve her türlü yükseklik, derinlik, perspektif açılarından kullanılacaktır. Ayrıca bu anlayışa hareketin dışında özel bir zaman fikri de eklenecektir.

Belli bir süre içinde olabilecek en çok sayıda hareketle, olabildiğince çok fiziksel imgeyi ve bu hareketlere bağlı anlamları birleştireceğiz.

İmgeler ve hareketler yalnızca göz ve kulağın açık seçik zevklerine değil, ruhun daha gizli ve daha yararlı zevklerine de hitap edecekler.

Böylelikle teatral uzam yalnızca boyutları ve hacmi içinde değil, eğer denebilirse, iç çamaşırları içinde de kullanılacak.

İmgelerle hareketlerin örtüşmesinin sonuç olarak varacağı nokta, nesnelerin, sessizliklerin, haykırışların ve ritimlerin gizli anlaşması yoluyla, temelinde sözcüklerin değil imlerin bulunduğu gerçek bir fiziksel dilin yaratılması olacaktır.

Çünkü şu bilinmelidir ki; belli bir zamanda yapılmış bu hareket ve imge niceliğine, sessizlik ve ritim kadar belli bir titreşim ve gerçekten yapılmış jestlerden, gerçekten kullanılmış nesnelerden oluşmuş belli bir maddi kışkırtmayı da katacağız. Ve denebilir ki en eski hiyerogliflerin ruhu bu saf teatral dilin yaratılmasına yön verecektir.

Herhangi bir halktan seyirci her zaman direk ifadelere ve imgelere düşkün olmuştur; söylenen sözler, açık seçik sözlü ifadeler aksiyonun açıkça belirlendiği bölümlere ve yaşamın hareketsizleşip bilincin devraldığı bölümlere girecektir.

Ama bu mantıki yönün yanı sıra sözcükler bir çeşit büyü tekerlemesi gibi, yani gerçekten sihirli yönleriyle de kullanılacak -yalnızca anlamları değil biçimleri ve yaydıkları ses dalgaları açısından-.

Çünkü canavarların etkili görüntüleri, kahramanların ve tanrıların sefahati, çeşitli güçlerin plastik görünümleri, dış görünüşleri bozmak ve unufak etmekle yükümlü şiirin ve mizahın sarsıcı müdahaleleri, gerçek şiirin anarşik ve analojik ilkelerine göre, ancak duyular üzerine yöneltilen baskı sonucu ruhun varabildiği hipnotik telkin atmosferinde asıl büyülerine kavuşabilirler.

Eğer bugün rahatlatıcı tiyatrosunda, sinirler yani belli bir psikolojik duyarlılık bile bile bir kenara atılmış, seyircinin bireysel anarşisine teslim edilmişse, Vahşet Tiyatrosu duyarlılığı kazanmak için önceden denenmiş büyülü yolların hepsini yeniden kullanmak niyetindedir.

Renklerin, ışıkların ve seslerin şiddetinden, müzikal bir ritmin ya da söylenmiş bir sözün titreşimi, sarsıntısı veya tekrarından oluşan, tonaliteyi ya da sahne ışıklandırmasının iletişimsel kapsamını kullanan bu yollar yalnız “ahenksizlik” aracılığı ile tam bir etki sağlayabilirler.

Ama bu ahenksizliği tek bir anlamın egemenliğine teslim etmek yerine, bir anlamdan diğerine, bir renkten bir sese, bir sözden bir aydınlığa jestlerin sarsıntısından tonalitenin dümdüzlüğüne vs.. atlatarak geliştireceğiz.

Bu şekilde biçimlenen, bu şekilde yapılanan gösteri, sahnenin tasfiyesiyle bütün tiyatro salonuna yayılacak ve tabana inerek ince iskelelerden oluşmuş bir parmaklık gibi seyirciyi dört yandan sarıp sürekli bir ışık, imge, hareket ve gürültü yağmuruna tutacaktır. Dekor, dev mankenler boyutlarında büyütülmüş kişiliklerden, sürekli yer değiştiren nesneler ve maskeler üstünde ışıldayan hareketli ışıkların yarattığı manzaralardan oluşacak.

Ve uzamda kullanılmamış bir yer kalmayacağı gibi, seyirciye de nefes alacak vakit ve aklında ya da duyarlılığında boş bir yer bırakılmayacaktır. Yani yaşamla tiyatro arasında belli bir kesinti olmayacağından sürekliliği sağlama sorunu kalmayacaktır. Bir filmin herhangi bir sahnesinin çekimine şahit olan bir kimse ne demek istediğimizi çok iyi anlayacaktır.

Sinemanın, filme kaydedildikleri anda her türlü etkisini, büyüsünü ve hayatiyetini kaybeden yani ziyan olan ışıklandırma, figürasyon gibi pek çok zengin teknik olanaklarını tiyatro sahnesinde kullanmak amacındayız.



Vahşet Tiyatrosu’nun ilk gösterisinin adı şu olacak: MEKSİKA’NIN FETHİ


İnsanlar değil olaylar sahnelenecek. İnsanlar yerlerine psikolojileri ve tutkularıyla gelecek, ama, belirli güçlerin görüntüleri olarak ve olaylar ile içinde rol aldıkları tarihin ölümcüllüğü açısından ele alınacaklar.

Bu konu şu yüzden seçildi:

1- Güncelliği ve bunun yanı sıra Avrupa’yı ve dünyayı hayati açıdan ilgilendiren sorunlarla olan bağlantıları yüzünden.

Tarihi açıdan “Meksika’nın Fethi” sömürgecilik sorununu işleyecek. Avrupa’nın bir türlü yok olmayan üstünlük duygusunu acımasız kanlı ve sarsılmaz bir şekilde sahnede canlandıracak. Gösteri, Avrupa’nın kendi kendisine yakıştırdığı üstünlük duygusunun söndürülmesini sağlayacak. Hıristiyanlığı çok daha eski dinlerle karşılaştıracak. Batı dünyasının paganizmden ve bazı doğal dinlerden çıkardığı yanlış kavramları yargılayacak ve bu dinlerin üstüne kurulduğu hâlâ geçerli olan eski metafizik temellerin şiirselliğini ve ihtişamını patetik ve yakıcı bir şekilde vurgulayacak.

2- Hâlâ çok güncel olan sömürgecilik sorununu, yani, bir kıtanın bir başka kıtayı kendi yararları için kullanmak hakkına sahip olduğu inancını sorgularken aynı zamanda bazı ırkların öteki ırklara olan (ama bu sefer gerçek) üstünlüğünü de sorgulayacak ve bir ırkın dehasını uygarlığın kesin formlarına bağlayan içsel akrabalık ilişkisini gösterecek. Sömürgecilerin tiranik anarşisiyle geleceğin sömürüleceklerinin derin ahlaki uyumu arasında bir karşıtlık kuracak.

Daha sonra en haksız ve en kaba maddi temeller üzerine kurulmuş çağın Avrupalı monarşisinin karışıklığına karşı, tartışılmaz tinsel esaslar üzerine yapılandırılmış Aztek monarşisinin organik hiyerarşisini aydınlığa kavuşturacak.

Toplumsal açıdan, gösteri, hiç kimsenin aç kalmamasını sağlayan yani devrimi çok eskiden gerçekleştirmiş olan bir toplumun yaşadığı huzuru gösterecek.

Ahlaki kargaşanın ve Katolik anarşinin pagan düzenle bu çatışmasından, acımasız diyalogların arasına serpiştirilmiş güçlerin ve imgelerin olmadık çalkantılarını çıkartabilir “Meksika’nın Fethi”. Ve bu, tamamıyla karşıt fikirleri birer leke gibi taşıyan kişilerin adam adama dövüşmeleriyle olacak.

Ahlaki öz ve böyle bir gösterinin güncel ilgisi yeterince vurgulandıktan sonra sahnelenmek istenen çatışmaların gösteri açısından değerli olması konusunda ısrar edilecek.

Önce Montezuma’nın iç kavgaları var; tarih bizi bu trajik kralı güdülendiren güçlerin neler olduğu konusunda hiçbir zaman aydınlatamamıştır.

Astrolojinin gözle görülen mitleriyle olan kavgası ve sembolik tartışması, görsel ve objektif bir şekilde anlatılacak.

Nihayet, Montezuma’dan başka bir de güruhlar var, toplumun çeşitli kesimleri var, halkın (Montezuma tarafından temsil edilen) kadere başkaldırısı var, inançsızların şikâyet bağırtıları var, filozofların ve rahiplerin anlamsız gevezelikleri var, şairlerin ağlayıp sızlanmaları var, tüccarların ve burjuvaların ihaneti var, kadınların cinsel çekimserliği ve iki yüzlülüğü var.

Güruhların ruh hali, olayların itici gücü, kimi yerlerde güç çizgileri çekerek, dalgalar halinde seyircinin üstüne üstüne gidecek ve bu dalgaların üstünde bazılarının zayıflatılmış, isyan eden ve umutsuzca çökertilmiş bilinci saman çöpü gibi su yüzüne çıkacak.
Teatral açıdan sorun bu güç çizgilerini kesinleştirmek, ahenkli hale sokmak, bir merkezde yoğunlaştırmak ve bunlardan bazı çağrışımlara yönelten melodiler süzmektir.

Bu imgeler, bu hareketler, bu danslar, bu ayinler, bu müzikler, bu eksik melodiler, bu sonuçsuz diyaloglar titizlikle not edilecek ve özellikle gösterinin diyalogsuz bölümlerinde sözcüklerle yapılabileceği kadar tanımlanacak; ilke, aynı bir müzik partisyonunda olduğu gibi sözcüklerle tanımlanamayacak şeyleri notalamak ya da şifrelemek olacaktır.
Çeviren: Emrah Kolukısa/ Mimesis/ Ocak-1989, Sayı: 1