30 Haziran 2008 Pazartesi

Jacques Derrida


15 Temmuz 1930 El-Biar’da, ( Cezayir ) dogdu ; 8 Kasım 2004’te Paris’te öldü. Fransız bir filozof, edebiyat eleştirmeni ve Yapısökümcülük olarak bilinen eleştirel düşünce yönteminin kurucusudur.

Yaşamı ve düşüncelerinin oluşumu
Derrida’nın etkinliği yalnızca felsefeyle sınırlı olmamıştı. Özellikle ‘60′lardan sonra yoğunlaşan siyasal konjonktür içinde ırkçılık karşıtı hareketlerde yer aldiği, Fransa’daki Cezayir’li mültecilerin haklarını desteklediği ve ayrıca Soğuk Savaş dönemi Çekoslavakya’sının muhalif hareketlerini desteklediği ve bu nedenden 1982 yılında aynı ülkede tutuklanmış olduğu bilinmektedir. Körfez savaşı sırasında ise Alman filozof Jürgen Habermas’la birlikte Frankfurter Allgemeine’de kaleme aldıkları bir yazıda, dünya entelektüellerini ABD’nin Irak’a karşı giriştiği saldırıya tavır almaya ve Avrupa’nın dünyadaki yerini yeniden tanımlamaya giriştiği bilinir.

Paris’te Ecole Normale Superieur’de ve Sorbonne Üniversitesi’nde okudu. 1970′lerden itibaren Paris ve ABD’deki Johns Hopkins, Yale, Harvard, Kaliforniya üniversitelerinde akademik kariyerini sürdürdü.Geliştirdigi yöntem ve kavramlar edebiyat eleştirisinden sosyolojiye, kimlik sorunundan felsefeye bütün düşünsel alanlarda etkisini gösterdi ve sarsıcı sonuçlara yol açtı.
Michel Foucault, Gilles Deleuze, Fellix Guattari gibi ünlü Postyapısalcı felsefe’nin ya da başka bir değişle yapısalcılık-sonrası-teorinin kurucu öncülerinden biridir.1960′lı yıllardan itibaren geniş bir entelektüel kesimin dikkatini çekmeye başladı, özellikle düşünce tarihine yönelttiği köktenci eleştiriler ve yazmanın ( yazı’nın)doğasıyla ilgili teorik önermeleri önemsendi. J.J.Rousseau, Friedrich Nietzsche, Andre Gide, Paul Valery,Albert Camus gibi yazarları erken dönemde okuyan Derrida, Bergson ve Sartre etkisiyle felsefe çalışmalarına yönelmiştir. Bu yönelim sonrasında, sürekli felsefenin ve düşüncenin kıyılarında dolanacak, düşünce tarihi içinde geri alınması ya da yok sayılması olanaksız müdahaleler gerçekleştirecektir.

Yapısökümcülük denilen Derridacı yöntem, yani metnin derin yapılarını ayrıştırmayı hedefleyen yöntemsel yaklaşım edebiyat kuramı, dilbilim, felsefe, hukuk, sosyoloji, kültür kuramı, mimarlik gibi disiplinler başta olmak üzere birçok alanda yeni açılımlar getirdi.Onun çalışmaları köktenci bir şekilde, Platon’dan günümüze çeşitli ve karşıt eğilimlerle gelmiş olan metafizik felsefenin sorgulanması ve böyle bir sorgulama ışığında örneğin Marks, Freud ya da Nietzsche gibi düşünürlerin yeniden değerlendirilmesi olanağını sağladı.

Yapısalcılık’dan sonra

Derrida, Dil’i yeniden sorunsallaştırır. Dolayısıyla yapısalcılıgı özellikle Saussaur’u ve Levi-Strauss’u da kendi sınırlılığı çerçevesinde sorunsallaştırır. Ona göre, dil, yapısalcıların sandığı ve gösterdiklerinden çok daha fazla oynak ve belirsiz bir şeydir.Anlam, karşıtlık içinde başka bir anlama gönderme yapmaksızın doğamaz, ve analamın sınırları Dil’in tarihselliği içersinde sürelki yer değiştirir; çünkü göstergeler her zaman başka anlam bağlamlarından geçerler, başka anlamlara gelirler, asla kapatılamazlar. Bağlamdan bağlama değişen göstergeler zincirinde anlam, dolayısıyla durmadan değişen bir nitelik arz eder. Derrida bağımsız bir gösterilenler alanının olamayacağını ileri sürer. Burada iki önerme belirginleşir: Birincisi, bağımsız bir gösterilenler alanının olanaksızlğğı ve ikincisi, hiçbir şekilde ya da herhangi bir şekilde bir gösterge dizgesinden kaçılamayacağı.

De la Grammatoligie 1967’de yayınlandı. O dönem yayınlanan, yazı üzerine diger iki ayrı çalışmasıyla birlikte bunlar derida’nin çizgisinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu metinler fenomenoloji (ve Edmund Husserl’i), dilbilimi (ve Ferdinand de Sausseur’ü), psikanalizi (ve Jacques Lacan’ı), yapısalcılığı (ve Levi-Strasuss’u) eleştiriye aldığı temel ve öncü çalımalardır.Yapısalcılığı ve fenomenolojiyi, bir yapısalcının ve fenomenologun yapamayacağı şekilde kendi icinde mantıksal sonuçlarına götürerek dilin ve yapı’nın merkeziligini sorunsallaştırdı. Buna bağlı olarak yapıların tarafsızlığı önermesini bu düzlemde geçersiz kıldı.

Yapısalcılık iç-ögelerinin ayrımı olarak yapıyı tanımlamakla geleneksel felsefedeki ” merkez ” anlayışını yerinden etmişti. Derrida, bu noktada yapıların merkeziligine yönelik eleştirisiyle devreye girer ve yapısökümcülüğü oluşturarak yapısalcılığı yerinden eder. Yapısöküm, burada, Deconstruction’un türkçe karşılığı olarak kullanılmaktadır. Başka yerlerde bunun yapıbozum ya da yapıçözüm olarak karşılandığı da görülür.
Derrida’nın yapısalcı Dil anlayışına itirazı, kendisinin asıl temel sorgulama konusu olan mevcudiyet metafiziği (başka bazı çevirilerde “bulunuş metafizigi” olarak çevrilir) dedigi geleneksel düşünce yapısına karşı itirazının temelini oluşturur. Mevcudiyet metafizigi, Platon’dan Husserl’e ve yapısalcılığa kadar uzanmaktadır ve sonuçta hepsi bağımsız bir mevcudiyet ya da varlık alanının olduğu varsayımından haraket ederler; oysa Derrida, göstergelerin ( ya da işaretlerin) işaret ettigi ve bu göstergelerden tamamen bağımsız bir alanın olanaksızlığını ileri sürer ve gösteren’den bağımsız bir gösterilen’in mümkün olmadığını ortaya koyar.

Buna göre, anlama işaret eden işaretlerden ya da göstergelerden bağımsız bir anlam alanının olamayacağı gösterilmiş olunur, yani hiçbir koşula bağlı olmayan bir bulunuşun ya da mevcudiyetin sözkonusu olamayacağı belirtilir. Şu-anda-bulunuş, dil bağlamında sözkonusu olamaz. Çünkü ” aşkın bir gösterilen yoktur “. Her gösteren, başka bir göstereni gösterir ve buradan elde edilecek olan yalnızca mevcudiyet degil anlama kaynaklık eden ” gösterge zincirleri “dir. Böylece “anlam oyunu” sonusuz/ bitimsiz bir oyuna dönüşür.

Ses-merkezcilik ve Söz-merkezcilik

Derrida’nın ses-merkezcilik’i ve söz-merkezcilik’i reddedişi de tam bu noktaya ilişkindir. Bunların yapılarını sökerek Derrida, mevcudiyet metafiziginin örtülerini kaldırır. Idea, Tanrı, Akıl ya da Madde gibi merkezlerin başka nosyonlara dayanak olmaları sözkonusu olamaz Derrida’ya göre. Çünkü “aşkın bir göstergenin yokluğu” sözkonusudur. Dolayısıyla, yazı karşısında ses’e ve söz’e öncelik ve ayrıcalık verilmesi de anlamsızdır. Söz-yazı ayrımının kendisi bizzat, bu metafiziksel düşüncenin ürünüdür, yani belirli bir merkez üzerinde ikili karşıtlıklarla işleyen felsefe geleneğinin bir sonucudur. Her tür metafiziksel düşünce Derrida’ya göre ikili karşıtlıklarla taşınır. Madan Sarup bunları şöyle belirtir: gösteren /gösterilen, duyulur/ düşünülür, konuşma /yazı, söz/dil, artzamanlı/eşzamanlı, uzam/zaman, edilgenlik/etkenlik. Ayrıca bunlara daha ideolojik kullanımları olan ikilikleri de ekler: madde/tin, özne/nesne, yanlışlık/dogruluk, bedeb/ruh, temsil/mevcudiyet, görünüş/öz, içsel/dışsal vb. gibi. Derrida, yapısalcılarırın bu ikilikleri fazla sorgulamadan kabul ettiklerini söyler. Bu karşıt terimlerin her biri ancak digerinin varolmasıyla birlikte varolurlar. Derrida bunu anlamanın yöntemsel araçlarını geliştirir yapisökümcülüğü ile.
Söz-yazı ayrımı, metafiziğin en gizli ve güclü argümanının kalbindir ve kabul edilemezdir; cünkü Derrida’ya göre, geleneksel düşüncede konuşmanın birincil konuma çıkarılmasının gerisinde “bulunuş metafiziği”nin temel mantığı yatmaktadır.Buna göre konuşmada, konuşan kişi ürettiği sözle eş-anlı bulunmakta yani sözüyle arasında zamansal ya da uzamsal bir uzaklık olmamaktadır. Bu doğrudanlık, konuşmada, dolayısıyla ses ve söz’de, konuşan kişinin ürettiği söz ve o söz aracılığıyla anlatmaya çalıştığı şey arasında bir örtüşme (özdeşlik) olduğunu varsayar. Başka bir deyişle, anlamın söz’de içkin olduğunu kabul edilir burada. Derrida bunun böyle olamayacağını gösterir. Şimdi-burada-varoluş, söz’ün içinden belirlenebilecek bir şey değildir. Yazı için geçerli olan söz için de geçerlidir; her söz söyleyenin ve söylenenin yoklugunda söylenmiştir, dil’e gelen aşkın bir gösterilene asla işaret edemez.

Logos’un sökümü

Derrida yaptığı yapısökümcü okumalarla, klasik felsefenin, yani Derrida’ya göre mevcudiyet metafiziğinin bilinçdışı kaynaklarını ortaya koymaya çalışmış, metinin yapısındaki ikili karşıtlıkları sorunsalaştırmış ve böylece mevcut düşünüş yapısını sökmeyi denemiştir. Bir ” merkez ” ve ” “dışarısı” olduğu varsayımına karşı, Derrida’nin ünlü argümanı ve sav sözü şöyledir:
• Metnin dışında hiçbir şey yoktur.
Bu noktada, Derrida, nın çalışmasında Logos’a yönelik temelli itirazların geliştirildiği görülür. Batı felsefesi’nde hem söz hem de akıl anlamına gelir Logos. Derrida’nın eleştirisinin tam da bu hedeflere yöneldigi açıktır. Burada metafizik bir varlık görüşü gizlidir çünkü ve Derrida, bir yandan akıl’ın konumunu sorunşallastırarak bir yandan da söz-merkezcilik’in yapısını deşifre ederek, mevcudiyet metafiziğinin ardındaki temel dayanak olan Logos’un sökümünü gerçekleştirir. Bunun sonucunda özne’nin metafizik mecudiyet fikrinin merkezindeki konumu sona erdilir. Söz ve akıl sahibi özne artık metafizik mevcudiyetin merkezi dayanak noktası degildir.

Bazı Yapıtları:
1. De la Grammatologie,1967
2. La Dissemination (Yayılım),1972
3. Marges de la philosophie (Felsefenin Kıyıları),1972
4. La verite en peinture(Resim olarak gercek), 1978
5. La cartepostale(Kartpostallar), 1980
6. Psiche, inventions de l’autre (Psiche, Ötekinin icatları),1987
7. Du Droit a la philosiphie ( Felsefe Hakkı Üzerine), 1990
8. Apories(Catışkılar), 1996
9. L’Autre cap (ÖtekiHedef Başka Baş)1991, (M.Başaran, Bağlam yay. 2003)

Türkçede yapıtları:
• Marks’ın Hayaletleri,1993 (çev:A.Tümertekin, Ayrıntı yay.2001)
• Marks ve Mahdumları, 2002
• Siir Nedir?, Babil yayınları, Ahmet Sarı / Abdullah Arslan
• Mahmuzlar/ Nietzsche’nin Uslüpları, Babil yay.
• Tutkular, Melih Başaran, Bağlam yay.
• Bağışlama ve Kozmopolitizm,2005 çev:Ali Utku - Mukadder Erkan Birey yay.

Kaynaklar
1. Post-yapısalcılık ve postmodernizm, Madan Sarup, çev:Abdülbaki Güçlü, Bilim ve Sanat yay.
2. Edebiyat Kuramı, Terry Eagleton, çev:Tuncay Birkan, Ayrıntı yay.
3. Derrida, 1997 yılında İstanbul’a gelmiştir. Katıldığı seminerlerdeki sunular sonradan kitaplaştırıldı. Bkz:
Pera Peras Poros, Jacques Derrida ile birlikte disiplinlerarası çalışma, yay. haz. Ferda Keskin, Önay Sözer, Y.K.Y., İstanbul, 1998

Toplumdusmanı.net'ten alınmıştır.

Theodor Wiesengrund Adorno


(1903- 1969) Toplumbilim, ruhbilim ve müzik- bilim alanlarında da çalışmış, Frankfurt Okulu'nun "eleştirel kuram"ının felsefi mimarlarından olan Alman düşünür. Sonraları tüm felsefece görüşlerine damgasını vuracak olan Kant'ın Arı Usun Eleştirisi adli kitabını toplum eleştirmeni ve sinema kuramcısı Siegfried Kracauei le birlikte I. Dünya Savaşı'nın bitmesine yakın her cumartesi öğleden sonraları okumaya başladı.
Kracauer'in rehberliği Adorno'ya, bu kitabın yalnızca bir bilgikuramı kitabı olmadığını, aynı zamanda tinin tarihsel konumunun da okunabileceği kodlanmış bir metin olduğunu düşündürttü. Annesinin ve kız kardeşinin etkileriyle müziğe karşı beslediği ilgiyi beste yapmaya dek vardırır düşünür II. Dünya Savaşı yıllarını ise Cafifornta'da sürgünde geçirdi.
Adorno, 1924'de Joham Wolfgang Goethe Üniversitesi’ nde Edmund Husserl üzerine yazdığı tezi tamamlayarak fesefe doktoru derecesini aldı. Bir yıl sonra Alban Berg ile kompozisyon çalışmak ve Arnold Schoenberg etrafında toplanmış müzisyenlere, bestecilere katılmak için Viyana'ya gitti. Viyana gezisinin Adorno üzerindeki etkisi çok kalıcı oldu; "yeni müziğin' hem önde gelen bir savunucusu oldu, hem de felsefece biçemi Schoenberg ile Berg’in "atonal" kompozisyon tekniklerinin izlerini hep taşıyacak hale geldi. Frankfutt'taki çalışmalarına dönen Adorno, Kierkegaard Konstrüktion der Astetichen (Kierkegaard: Estetik Olanın Kuruluşu , I933) adı kitabıyla doçentlik sınavını verdi. Bu güç kitapta üç konu daha bir öne çıkmaktadır:

a) Kierkegnard' da, öznellik kavramında olduğu gibi, varoluşsal öğeleri soyut kategorilece dönüştürmek yoluyla varoluşçuluğun somutlaşma arzusunun açığa çıkarılarak eleştirilmesi;
b) şeyleşmiş toplumsal dünyanın yani kişilerin üzerinde baskı kuran öznelliğin savlarına kayıtsız kalan kurumlar dünyasının bir okuması;
c) tanrıbilimsel düşüncelerin tarihsel ve maddi somutlaştırılmasının sağlanması girişimi.
Adorno, Hitler Almanyasi’ ndan 1934' te kaçarak Oxford'a Memın College'a geldi. Burada geçirdiği üç buçuk yıl içinde o zamanlar arkadaşı Max Horkheimer’in yönetimindeki Institut für Sozial (Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü) dergisine makaleler yazdı; daha s onra 1956'da yayımlanacak Husserl üzerine bir kitap hazırladı. II. Dünya Savaşı yıllarını ABD'de geçiren düşünür bu sıralarda Horkheimer ile ortaklaşa Dialektik, der Aufklarung (Aydınlanmanın Diyalektiği, 1947) adlı kitabı yazdı.
Savaş sona erince Enstitü'yü yeniden kurmak için Frankfurt'a dönen Adorno izleyen yirmi yıl içinde müzik, edebiyat eleştirisı, toplumsal kuram ve felsefe üzerine çığır açıcı pek çok kitap ve makale yazdı. Örneğin, 1957 tarihli "Sociology and Empirical Research" (Toplumbilim ve Deneysel Araştırma) adli makalesi artık, 1960'larda Almanya'yı kasıp kavuran "olguculuk tartışması"nın başlatması sayılmaktadır. Adorno'nun iki önemli felsefe kitabı da bu dönemde yazılmıştır: Negative Diyalektik (Olumsuzlayıcı Diyalektik, 1966 ile Astetiche Theorie (Estetik Kuramı, 1970).

Adorno'nun felsefesi, içinde yaşadığı toplumsal dünya anlayışına gösterdiği bir tepki olarak okunabilir. O, ileri Ban toplumlarının Mark’ın çözümlediği kapitalist üretim ilişkileriyle kurulmuş olduğundan asla kuşku duymamış, özellikle de Marks’ın meta fetişizmi ile kullanım değerinin değişim değerince baskı altına alındığı. konusundaki görüşlerine tümüyle kalmıştır. Adorno ayrıca iktisadı biçimlendiren düzeneklerin aynısının sonuçta kültürel etkinlikleri de belirdiği düşüncesini de benimser. Sermayenin, iktisadı ussallaştırmasının doğal sonucu tahakküm ve yoksulluk (kabaca söylenirse "adaletsizlik' olurken, kültürün ussallaştırılmasının sonucu yabancılaşma ve anlamsızlık (kabaca söylenirse "yoksayıcılık' olmaktadır.

Avrupa'da faşizmin yükselmesinin ve işçi hareketlerinin çözülmesinin ardında yatan -ve daha sonraları Yahudi Soykırımı ile doruğuna ulaşan- nedenlere karşılık Adorno, modern dünyanın toplumsal ve iktisadi örgüsüne sinmiş gerçekten kayda değer ilerici eğilimlerin varlığından kuşku duymaya başladı. Hatta modern toplumların ussallaştırılması tasarısının tamamlanmış olmaktan uzak olduğuna ve dolayısıyla içgüdüsel olarak ilerici toplumsal oluşumların gelişmeci kesimleri de içinde olmak üzere Marx'ın tarih kuramının da egemen kapitalist üretimininkine benzer ussallaştırma yapıları talep ettiğine inanmaya başladı. Adorno'ya göre modernliğin en köklü ikilemlerinin kökeninde usun ve ussallaştırmanın bu yapıları varsa, modernliğin bunalımı temelde "usun bunalımı" demektir. Her şeyden önce gerekli olan da usun eleştirilerek tedavi edilmesidir.

Adorno'nun modern usun bunalımının merkezinde yöntemin, çözümlemenin, sınıflandırmanın, evrenselliğin ve mantıksal dizgeliliğin her şeyden önce geldiği modem bilimsel usçuluğun olduğuna inancı tamdır. Adorno nesnelerden kökten bir biçimde bağımsız tanımlanan usun dağıldığını, bozulduğunu ileri sürer.

Aydınlanma’nın Diyalektiği ’nde Adorno, ussallığın soykütüğünü çıkarmayı amaçlar. Aydınlanma, insanın korkularının ve umutlarının bulaştığı doğal dünyaya, söylenlere karşıdır. Usun söylenden üstünlüğü varsayımı, böylelikle, usun insanbiçimci yansımalarından kurtuluşu haline gelir. Us dünyayı öznel izdüşümlerden çok nesnel bir biçimde resmeder. Adorno, bu abartılı us tablosunu hem biçim hem de içerik bakımından çelişkili bulur. Ona göre söylen de us da insanlığın kendisini söylensel güçlerden kurtarmak gereksinimlerini karşılamak ve tutkularını doyurmak için doğal dünya üzerinde denetim kurma savaşımı sonucu ortaya çıkmıştır. Demek ki, aydınlanmış usun özerkliği varsayımı için gerekli biçimsel nitelikler, gerçekte insanın doğayla savaşımı içinde insanın soykütüğü üzerinde temellenmektedir. Aydınlanmış us nesnel değildir; doğayı denetim altında tutmak isteyen insanın tutkularının hizmetindedir. böylesi bir us insanın ayakta kalma güdüsünün somutlaşmasıyla, dolayısıyla ancak kendisi bir araç oldukça anlam kazanır.
Adorno'nun felsefece duruşu ya da etkinliği, kendisini açıkça sanatsal modernliğin eylemlerine ve yazgısına bağlar; bu nedenle de iç tutarlılığı eksiksizdir. Adorno felsefenin foyasını ortaya çıkarmak ister; usçuluğu ve anlama yetisini , bunların “özdeşi olmayan ötekisiyle” temellendirmek ister.

Adorno’nun diğer önemli yapıtları arasında Arnold Schönberg’in atonal müziğini müzikal modernizmin en üst noktası olarak savunduğu Philosophie der Neuen Musik (Yeni Müziğin Felsefesi -1949); somut bireysel deneyimin modern , burjuva toplumundaki yokoluşuna ilişkin düşüncelerini yansıtan 153 çarpıcı aforizmadan oluşan Minima Moralia (1951); Husserl’e ilişkin , görüngübilimin kaçınılmaz soyutluğu ya da aradığı somutluğu yitirmeye yazgılı oluşu üzerine duran ve yoğun bir okuma sonucu ortaya çıkan Bilgikuramının Özeleştirisi: Husserl İle Görüngübilimsel Çatışkılar Üstüne İncelemeler ,1956); Hegel Üzerine Denemelerden oluşan , Hegel Üstüne Üç Çalışma ,1963ile Heidegger’in varoluşçuluğunu soyut ve tarih dışı olarak yorumladığı Sahicilik Jargonu sayılabilir.

Felsefe Sözlüğü-Bilim ve Sanat Yayınları

Michel Foucault


Yeni fılozofların yazılarını ayrıntılı olarak tartışmaktansa, dikkatimi Foucault üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum. Foucault'nun son yazıları, öncelikle iktidarla ilgili olanlar şüphesiz ilk yazıların bazı vurgularını korumaktadırlar. Foucault'nun tarihsel çalışmaları onun "soykütüğü" adını verdiği şey tarafından biçimlenmiştir; Foucault bununla "bilgilerin, söylemlerin, nesne alanlarının vs. kuruluşunu, ister olaylar alanıyla bağlantılı olarak aşkın bir nitelikte olsun, iste bütün tarihte kendi boş kimliğinin peşine düşmüş olsun, bir özneye başvurmak zorunda kalmaksızınaçıklayan bir tarih biçimi” ni kastediyordu.
Foucault, kendisi bu terimden hoşlanmasa da genellikle "post-yapısalcılık" içinde zikredilir. Bu nedensiz de sayılmaz. Foucault, Saussure ve Levi-Strauss tarafından gündeme getirilen öznenin merkezsizleştirilmesi temasını sürdürmüş ve işlemiştir. Foucault'nun yapıtında, öznenin merkezsizleş- tirilmesi hem metodolojik hem de, belli bir anlamda, tözel bir olgudur. Tarih insan öznelerinin ifşa edildiği epistemeler, (Foucault'nun sonraki döneminde) iktidar alanları içinde kurulmuştu; ve şu dönemde belli bir öznellik kuruluşu tipinin hâkimiyeti altındaki bir çağın sonuna varmak üzereydik. "Bireyin sonu"na tanıklık ediyorduk; Horkheimer ile Adorno'nun hayatlarının sonlarına doğruu gitikçe daha fazla kullanmaya başladıkları terimle arasında keskin bir karşıtlık olan bir tabirdi bu.
Bence Foucault’nun son yazılarında çok güçlü Nietzsche’ci temalar vardır; ama bunlar Fransız çağdaşlarının başvurduğu kavramlardan - hatta Foucault'nun en yakınındaki Deleuze'ünkilerden bile epeyce farklı (ve bazı açılardan çok daha ilginç) bir biçimde kullanılmışlardır. İktidarın her şeyi kuşatan karakteri, değerlere ve hakikate öncelikli ol- ması ve bedenin iktidarın tecavüz etiği yüzey olduğu fıkri de bu temalar arasındadır.
İktidar, Foucault'ya göre, Marksist teoride zuhur ettiği şeklin, o büyülü ve çok peşine düşülen hayaletin (sınıf tahakkümünün, tarihin ileri.yönelik hareketiyle aşılabilecek meşum bir ifadesi) tam zıttıdır. İktidar, Foucault'ya göre, tabiatı gereği baskıcı bir şey, sadece hayır diyebilme yeteneği değildir. Eğer iktidar bundan ibaret olsaydı, diye soruyordu Foucault, ona gerçekten tutarlı bir biçimde itaat eder miydik? İktidar etkili oluyordu çünkü salt baskıcı bir ağırlık, karşı konulacak bir yük gibi hareket etmiyordu. İktidar aslında her şeyin olmasını, şeylerin, bilginin, söylem biçimlerinin ve hazzın üretilmesini sağlayan araçtı.
İktidar teorisi Foucault'nun cinsellik tarihinin eksenini oluşturur. Bu olguyu bugün çağdaş Batı toplumunda anladığımız biçimiyle "cinsellik", Foucault'ya göre, iktidarın ürünüydü; iktidar cinselliği bastırmıyordu. Cinselliğin modern zamanlarda özgül bir siyasi anlamı vardı çünkü beden disiplini ile nüfusun kontrolü arasındaki kesişimde yer alan özellikler ve faaliyetlerle ilgiliydi. Bununla Foucault'nun bence en parlak çalışması, iktidar konusunda söylediği bütün önemli şeylerin odak noktası olan hapishanenin kökenleri hakkındaki açıklaması arasında bariz bağlantılar vardır. Bu yapıtın bilindiğini varsaydığım için savlarını ayrıntılı olarak aktarmaya çalışmayacağım. Foucault'ya göre, on dokuzuncu yüzyılda Batı toplumlarında hapishanenin yaygın bir biçimde benimsenmesi iktidar alanlarındaki çok önemli bir geçiş dönemine işaret ediyordu. Cezalandırma alanında, halka açık infazların, işkencenin ya da diğer "gösteriler"in yerini hapsetme almıştı. Bir "çifte değişim süreci" söz konusuydu: Gösterinin ortadan kalkması ve acı vermenin yerine özgürlükten mahrum bırakmanın ve ıslah edici disiplinin geçmesi. Bu, "temsili, sahne benzeri, anlamlandırıcı, kamusal kolektif model"e dayalı bir toplum düzeni tipinin ortadan kalkmasını ve bir başka, "zorlayıcı, tüzel, tekil, gizli cezalandırma iktidarı modeli"nin ortaya çıkmasını özetliyordu
Disiplin ve gözetleme hapishanenin iki temel veçhesiydi, Foucault'ya göre; ve bunların hapishaneye özgü olmadıklarını görmek temel önemdeydi. Aksine, bunlar on dokuzuncu yüzyıl sanayi kapitalizminde öne çıkmış olan bir dizi başka organizasyonda da yaygın olarak kullanı- lıyorlardı: Disiplin, diyordu Foucault, fabrikalarda, bürolarda, hastanelerde, okullarda, kışlalarda vs. iktidarı bedenden koparıyordu ki bu bedene damgasını vuran geleneksel uygulamaların tam tersiydi - cezalandırma alanında, bu damga herkesin gözü önünde, sözün mecazi olmayan anlamıyla vurulurdu. Aynı zamanda, iktidarın "içselleşmesi" vurgulanıyordu. Disiplinci iktidar, Foucault'nun tabiriyle, "görünmezliği yoluyla uygulanıyordu"; onu yaşayanlar bu yeni iktidar teknolojisine razı oluyorlardı ve onların rızası bu yeni teknolojinin temel bir parçasıydı. Bu bağlamda bu kavramlarla Sennett'in yapıtlannda -sadece Otorite adlı kitabında değil, daha önceki yapıtlarında da- geliştirdiği otorite analizi arasında nasıl bir bağlantı kurulabileceğini görmek güç değildir.
Sennett, sınıfıti "gizli yaralan" deyimiyle, benim anladığım kadarıyla, sadece sınıf tahakkümünün açtığı "yaralar"ın "gizli" olduğunu değil, aynı zamanda çağdaş kapitalizmde sınıf tahakkümünün doğasının, "görünmezliği yoluyla uygulanması" olduğunu da kastediyordu.
Ama Foucault, disiplinci iktidarın görünmezliğinin gözetlemede görünür bir muadili ve sürdürücü mekanizması olduğunu kabul ediyordu. Bireylerin sürekli "gözlem altında" olmaları gerektiği fıkri, diyordu Foucault, disiplinin doğal bir parçasıydı; zira disiplin dışsal olarak "uysal bedenler"in davranış düzenliliği içinde tezahür ediyordu. Nitekim hapishanenin tipik örneği, Bentham'ın merkezinde bir gözetleme kulesi olan Panoptikon planıydı. Ama bu disiplin/gözetleme ilişkisine kaçınılmaz olarak eşlik eden fıziksel planın yalnızca "ideal" bir biçimiydi. Çünkü disipliner iktidar mekânın özgül olarak kuşatılmasını, mekânın özel özdeşleşme ya da faaliyet ölçütlerine göre dilimlenmesini içeriyordu. Bu tür mekânsal tecrit fabrikaların, büroların ve az önce bahsettiğim diğer organizasyonların o kadar ayrılmaz bir parçasıdır ki bunların hepsinin hapishaneye benzemesi bize şaşırtıcı gelmemelidir. Marx için modern çağı örnekleyen yer fabrika ya da üretim yeri iken Foucault için bunun her yerden önce hapishane ve tımarhane olduğunu söylemek çok zorlama olmaz herhalde. Bu karşıtlığın da; Marx'ın yerine Nietzsche'nin konmasının Foucault'daki özel versiyonunu ifade ettiği de eklenebilir.
Burada, Foucault'nun yapıtının önemini çok iyi değerlendirmemiz gerekir; bence bu yapıt idari iktidar teorisine, Max Weber'in bürokrasi hakkındaki klasik metinlerinden beri yapılan belki de en önemli katkıdır. Yine de, etkisi altına fazlaca girmemek de aynı derecede önemlidir: En sonunda toplumsal teorideki "Nietzscheci yeniden canlanma"nın reddi noktasına varacak bir dizi gözleme işte böyle bir bağlamda başlıyorum. Foucault'nun iktidar, disiplin ve gözetleme hakkında söyledik- lerine birkaç önemli itiraz getirmek istiyorum; bunlar sonuçta bizi yeni fılozofların attıkları nutukların gündeme getirdiği meselelere geri dön- dürecek. ~Dile getireceğim noktaların hem bir bütün olarak, mevcut haliyle toplumsal teori hem de siyaset meseleleri için önemli olacağına inanıyorum.
(1) Bence Foucault'nun da içinde bulunduğu "post-yapısalcı" düşünce üslubundan kopmak çok önemlidir. Foucault disipliner iktidarın genişlemesiyle sanayi kapitalizminin yükselişi arasında bağlantı kurar gibidir, ama çok genel bir biçimde. İlk yapıtlarında bahsettiği "epistemik dönüşümler" gibi, iktidarın geçirdiği dönüşüm de "öznesiz tarih"in karanlık ve gizemli arka planından kaynaklanıyordu.
Eğer bu insanın kendi kendine yabancılaşmasını aşama aşama aşması şeklindeki Hegelci görüşe karşılık geliyorsa, "tarihin öznesinin olmadığını" kabul ediyorum; öznenin merkezsizleştirilmesi öznelliği bir veri olarak alamayacağımız anlamına geliyorsa onu da kabul ediyorum. Ama eğer bu terim insani toplumsal olayların ilgili kişilerin hiç farkında olmadıkları güçler tarafından belirlendiği anlamında kullanılıyorsa, "öznesiz tarih" fikrini hiçbir biçimde kabul etmiyorum. Yapılaşma teorisini tam da bu görüşe karşı çıkmak için geliştirdim.5 Yapılaşma teorisinde, eylemlerinin açıkça fark edilmemiş koşullarının ve niyetlenmemiş sonuçlarının oluşturduğu tarihsel olarak özgül sınırlar içinde hareket etmelerine rağmen insanlara her zaman ve her yerde bilgi sahibi failler olarak bakılır. Foucault'nun "soykütüksel yöntem"i, bence, yapısalcılığın Fransız düşüncesine soktuğu, aşkın öznesi olmayan tarih ile bilgi sahibi insan özneleri olmayan tarih arasındaki karışıklığı sürdürür. Oysa bunlar çok farklı iki şeydir. ilkini reddetmemiz, ama ikincinin çok büyük önem taşıdığını fark etmemiz gerekir; Marx bu önemi şu ünlü gözleminde özlü bir biçimde ifade eder: İnsanlar "tarihi yaparlar, ama kendi seçtikleri koşullarda değil."
(2) Bu ilk itirazın Foucault'nun hapishane ve klinik hakkındaki analizleri için somut içerimleri vardır. "Cezalandırma", "disiplin" ve özellikle de "iktidar "dan genellikle tarihin failleri, hatta gerçek failleri bunlarmış gibi bahseder. Ama hapishanelerin, kliniklerin ve hastanelerin gelişimi, onları tasarlayanların, kurulmalarına yardım edenlerin ya da içinde yatanların "ötesinde" ortaya çıkmış bir olgu değildi. Ignatieffin hapishanelerin kökenleri hakkındaki çalışması bu açıdan Foucault'yu dengelemektedir.6 On dokuzuncu yüzyılda hapishane sisteminin yeniden düzenlenmesi ve genişlemesi, devlet yetkililerinin yerel cemaatin yaptırım süreçlerinin artık hükmünün kalmadığı büyük kent alanlarındaki uyumsuzları kontrol etmenin yeni yollarını oluşturma ihtiyacını hissetmeleriyle yakından bağlantılıydı.
(3) Foucault hapishane ile fabrika arasındaki analojiyi biraz fazla abartmıştır. Kapitalizmin ilk yıllarında bazı işverenlerin iş disiplinini pekiştirmek için bilinçli bir biçimde model olarak hapishanelere baktıklarına şüphe yoktur. Bazen fıilen köle emeği kullanılmıştır.
Hapishane ile fabrika arasında iki temel fark vardır. "Çalışma" hapishane dışındaki bireylerin günlük hayatlarını işgal eden (normalde en fazla zamanını götürse de) sektörlerden yalnızca birini oluşturur. Çünkü kapitalist işyeri, Goffman'ın terimiyle bir "total kurum" değildir; oysa hapishane böyledir, klinik ve hastane ise böyle olabilir. Daha da önemlisi, işçi fabrikaya ya da büroya zorla hapsedilmiş değildir, işyerinin kapısından içeri "özgür ücretli emek" olarak girer. Bu da formel olarak "özgür" bir işgücünün "yönetilmesi" ile ilgili tarihsel olarak özgül sorunlara yol açar; Pollard'ınki başta olmak üzere bu konuyu analiz eden ilginç çalış- malar vardır.~ Aynı zamanda, hapishane disiplininin normal işleyişinin bir parçası olmayan işçi direnişi biçimlerine (özellikle sendikalaşma ve kolektif olarak işten el çekme tehdidi) de kapı açar. Foucault'nun disiplinin ürettiğini söylediği "uysal bedenler" sık sık o kadar da uysal olmadıklarını ortaya koyarlar.
(4) Foucault, Nietzscheci "kuşkucu yorumbilgisi"yle uyumlu bir biçimde, hapishaneyi disiplin olarak iktidarın numunesi şeklinde ele alarak, "burjuva" ya da "liberal özgürlükler" ve bunların esinledikleri reformist iştiyak hakkında fazla olumsuz bir görüş getirmiştir. Liberal özgürlükleri baskıcı ve sömürücü sınıf tahakkümünün ideolojik birer kılıfı olarak gören Marksçı "kuşkucu yorumbilgisi"ni hepimiz gayet iyi biliriz. Sanayi kapitalizminin ilk yıllarında "özgür ücretli emeğin" özgürlüğünün büyük ölçüde düzmece olduğunu, işçi tarafından denetlenmeyen koşullarda işgücünü sömürmenin bir aracı olduğunu kimse inkâr edemez. Ama "salt" burjuva özgürlükleri olan seyahat özgürlüğü, yasa önündeki formel eşitlik ve siyasi olarak örgütlenme hakkının, yirminci yüzyılda bunların büyük ölçüde bulunmadığı ya da fena halde budandığı totaliter toplumlar deneyimi ışığında görüldüğünde son derece gerçek özgürlükler olduğu ortaya çıkmıştır. Foucault, "hapishane refor- mu"nun hapishanenin kendisiyle birlikte doğduğunu söylemiştir: Reform hapishanenin programının bir parçasıdır. Ama aynı şey, hem de daha az ironik bir biçimde, feodalizmin çöküşüyle birlikte ortaya çıkan çeşitli siyasi ve ekonomik dönüşümler için de söylenebilir. Liberalizm despotizmle, mutlakiyetçilikle ya da totalitarizmle aynı şey değildir ve burjuva rasyonel, evrensel adalet ethos'u da hapishaneler ve hapishane reformlarıyla aynı çift yönlü karaktere sahiptir. Şu çok önemli farkla: Nüfusun geri kalanının formel olarak sahip olduğu haklar mahkumlara verilmez. Birlikte ele alındığında, sözleşme özgürlüğü ve siyasi örgütlenme özgürlüğü, hem kapitalizmin siyasi ve ekonomik düzenlerine bir meydan okuma hem de bu düzenler içindeki etkili bir değişim gücü niteliğine sahip olmuş olan işçi hareketlerinin doğmasına yardımcı olmuştur.
(5) Foucault'nun analizlerinde şaşırtıcı bir "eksiklik" vardır: Devlete dair bir açıklama. Marx'ta bu eksiklik ekonomi politikle uğraşmış olma- sına bağlanır. Foucault'da ise insan bunun disiplin olarak iktidarın her yerde bulunmasıyla bağlantılı olduğundan şüpheleniyor. Devlet, Foucault'nun büyük harflerle "hesaplı tabi kılma teknolojisi", başkalarını idare eden disiplin matrisi olarak betimlediği şeydir. Eğer Foucault buna inanıyorduysa, bu olsa olsa kısmi bir hakikattir. Biz yalnızca "devlet" teorisine değil, aynı zamanda devletler teorisine de ihtiyaç duyuyoruz ve bu noktanın hem "içsel" hem de "dışsal" içerimleri vardır. "Içsel olarak", bizatihi "devlet"in varlığının liberal ilkeleri olumsuzladığını iddia etmek saçmadır. İktidarın yaygınlığından ve devletin meydan okunamaz gücünden gelişigüzel bahsetmek de, devletin aşılmasından bahse- den Marksist lafazanlık kadar zayıf temelli bir gevşeklik yaratır.
"Dışsal olarak" ise, kapitalizmin yükselişi ile devlet sistemi arasındaki bağlantıyı vurgulayan Tilly ve diğerlerinden söz etmek bence birincil önemdedir. Foucault şöyle yazmıştı:
Batı'ının ekonomik atılımı sermaye birikimini mümkün kılan tekniklerle başladıysa, insan birikimini yönetme yöntemlerinin de kısa zamanda kullanılmaz hale gelen ve yerlerini incelikli, hesaplı bir tabi kılma teknolojisine bırakan geleneksel, ritüel, yüksek maliyetli, vahşi iktidar biçimleriyle bağlantılı olarak siyasi bir atılımı mümkün kıldıklan söylenebilir belki de. Ama bu analiz, genel olarak devletten dem vuran konuşmaların çoğu gibi, yanıltıcıdır. Hiçbir zaman "kapitalist devlet" diye bir şey olmamıştır; Foucault'nun bahsettiği iç pasifleştirme süreçlerine şiddet araçlarının korkunç biçimde devletin elinde toplanmasının eşlik ettiği kapitalist ulus-devletler olmuştur. Sınıf iktidarının bir aracı olarak kapitalist emek sözleşmesi ile şiddet araçlarının devlet tarafından temellük edilmesi arasında dolaysız ilişkiler vardır.9 Kapitalist emek sözleşmesi salt ekonomik bir ilişki olarak başlamıştı; bu ilişkide işveren işyerinde işgücünün kendisine itaat etmesine sağlamak için ne ahlaki yaptırımlara ne de şiddet yaptırımlarına sahipti.
Şiddet araçlarının emek sözleşmesinden bu şekilde "çıkarılması", itaatin çok büyük ölçüde Foucault nun betimlediği yeni iktidar teknolojisi sayesinde sağlandığı anlamına geliyordu. Ama ulus-devletler arasındaki ilişkiler bağlamında, 'yüksek maliyetli, vahşi iktidar biçimleri"nin de bu şekilde bir kenara atılmış olduğu pek söylenemez.
Foucault ve Nietzsche'den daha dolaysız bir biçimde etkilenmiş olanlar, iktidarın bütün toplumsal süreçlere kronik bir biçimde ve kaçınılmaz olarak bulaştığında ısrar etmekte haklıydılar. Bu kabul edilince iktidarla özgürlüğün birbirlerine düşman olmadıkları, iktidarın zorlama ya da kısıtlamayla özdeşleştirilemeyeceği de teslim edilmiş olur. Ama iktidar eylem ve söylemde birincil konuma yükselten Nietzscheci iktidar radikalizasyonunun bizi baştan çıkarmasına da izin vermememiz gerekir. İktidar o zaman her şeyin üstünde ve altında bulunan gizemli bir olgu haline gelir. İktidarın hakikate göre mantıksal bir önceliği yoktur; anlam ve normlar yalnızca taşlaşmış ya da mistifıye edilmiş iktidar olarak görülemez. Bir iktidar indirgemeciliği de ekonomik ya da nor- matif indirgemecilik kadar hatalıdır.
______________________
Anthony GIDDENS
Çeviren: Tuncay BİRKAN

Cinsiyet Belası (Sorunu): Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi


Önsöz, (1999), Judith Butler, s. 23-33

Cinsiyet Belası'nı bundan on yıl önce tamamladım ve dosyayı yayımlanması için Routledge'a gönderdim. Metnin bu kadar geniş bir okur kitlesi kazanacağını, feminist kurama yapılan kışkırtıcı bir "müdahale" teşkil edeceğini veya queer* (*Asıl anlamı "tuhaf", "acayip". LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel) bireyler için kullanılan aşağılayıcı bir sözken eşcinsel ve trans hareketin özellikle daha genç kesimi tarafından sahiplenilmiş ve olumlu bir anlamla kullanıma girmiştir. Eşcinsel, biseksüel, travesti, transseksüel ve cinselliklerini hegemonik heteroseksist normların dışında deneyimleyen heteroseksüelleri kapsayan bir şemsiye tanımdır. Akademide yaygın olarak kullanımdadır. –ç.n.) kuramın temel metinlerinden biri olarak sivrileceğini hiç tahmin etmiyordum. Metnin hayatı benim kastımı epey aştı, sanıyorum ki bunun sebeplerinden biri değişim halindeki alımlama bağlamıydı. Yazarken feminizmin belli bazı biçimleriyle mücadele ve muhalefet içinde olduğumu düşünsem de metni feminizmin bir parçası olarak görüyordum. İçkin eleştiri geleneğinin, yani ait olduğu düşünsel hareketin temel kelime dağarcığına yönelik eleştirel yaklaşımı kışkırtmayı hedefleyen bir geleneğin içinden yazıyordum. Böyle bir eleştirel yaklaşım gerekliydi, şimdi de gerekli. Ayrıca harekete daha demokratik ve kapsayıcı bir hayat vaat eden bir özeleştiri ile ona olduğu gibi balta vurmayı hedefleyen eleştiriler arasında ayrım yapmak önemliydi, şimdi de önemli. İki tür eleştiriyi birbirine karıştırmak, ilkini ikincisi sanmak mümkün elbette, ama umuyorum ki Cinsiyet Belası konusunda böyle bir karışıklık yaşanmayacaktır.
1989 yılında asıl derdim feminist edebiyat kuramında çok yaygın olan heteroseksüel varsayımı eleştirmekti. Toplumsal cinsiyetin sınırlarına ve yerleşmiş standartlara uygunluğuna dair birtakım sanılara dayanan, toplumsal cinsiyetin anlamını erilliğe ve dişilliğe dair basmakalıp fikirlerle sınırlı tutan görüşlere itiraz getirmeye çalıştım. Toplumsal cinsiyetin anlamını kendi pratiğinin önvarsayımlarıyla sınırlandıran her feminist kuramın feminizm içinde dışlayıcı toplumsal cinsiyet normları oluşturduğunu, bunların çoğu kez homofobik sonuçlar doğurduğunu düşünüyordum, şimdi de böyle düşünüyorum. Feminizmin belli toplumsal cinsiyet ifadelerini idealleştirip yeni hiyerarşi ve dışlama biçimleri üretmemeye dikkat etmesi gerektiği fikrindeydim, halen aynı fikirdeyim. Özellikle de kimi toplumsal cinsiyetli ifadelerin yanlış veya türev addedilmesini, diğerlerinin ise doğru/hakiki ve orijinal sayılmasını şart koşan hakikat rejimlerine karşı çıktım. Niyetim metnin okurları için model teşkil edecek yeni bir toplumsal cinsiyetli yaşam tarzının reçetesini vermek değildi. Metnin hedefi toplumsal cinsiyet için bir imkân sahası yaratmak, bunu da ne tür imkânların gerçekleştirilmesi gerektiğini dikte etmeksizin yapmaktı. "İmkân yaratmanın" neticede ne işe yarayacağı sorulabilir, fakat toplumsal dünyada "imkânsız", okunaksız, gerçekleştirilemez, gerçekdışı, gayrimeşru bir varlık olarak yaşamanın ne anlama geldiğini kavramış bir insanın bu soruyu soracağını zannetmiyorum.
Cinsiyet Belası alışkanlık edinilmiş, şiddet içeren kimi sanıların toplumsal cinsiyetli hayatta neyin mümkün olabileceğini düşünmeyi hangi yollarla engellediklerini açığa çıkarmaya çalışıyordu. Metnin bir diğer hedefi ise azınlık konumundaki toplumsal cinsiyetli ve cinsel pratikleri gayrimeşru kılmak için bir hakikat söyleminin gücünden yararlanmaya yönelik tüm çabalara balta vurmaktı. Bu her azınlık pratiğinin hoşgörülmesi veya methedilmesi gerektiği anlamına gelmiyor, yalnızca haklarında herhangi bir sonuca varmadan önce üzerlerinde düşünebilmemiz gerektiği anlamına geliyor. Beni en çok kaygılandıran mesele bu tür pratiklerin karşısında yaşanan paniğin onları düşünülemez kılmasıydı. Mesela toplumsal cinsiyet ikiliklerinin çökmesi fikri, tanımı itibariyle imkânsız addedilmesini ve cinsiyet üzerine düşünmeye yönelik herhangi bir çabanın bulgusal verilerinin dışında tutulmasını gerektirecek denli korkunç, ürkütücü bir şey miydi?
Bu tür sanıların bazıları o zamanlar "Fransız Feminizmi" diye adlandırılan akımda mevcuttu, ayrıca edebiyat uzmanları ve kimi toplumsal kuramcılar arasında da son derece revaçtaydı. Cinsel fark köktenciliğinin esasında bulunduğunu düşündüğüm heteroseksizme karşı çıksam da, fikirlerimi ileri sürerken Fransız post-yapısalcılığından faydalandım. Cinsiyet Belası'nda yaptığım işin bir nevi kültürel çeviri olduğunu sonradan fark ettim. Post-yapısalcı kuramı ABD kökenli toplumsal cinsiyet kuramlarına ve feminizmin içinde bulunduğu siyasi zorluklara taşımıştım. Kimi çehreleriyle post-yapısalcılık toplumsal bağlama ve siyasi hedeflere kayıtsız, biçimci bir görünüm alsa da kuramın son zamanlarda Amerika'daki açılımları böyle olmamıştır. Zaten benim esas derdim post-yapısalcılığı feminizme "uygulamak" değil, bu kuramları bilhassa feminist bir yaklaşımla yeniden formüle etmekti. Post-yapısalcı biçimciliği savunanlardan bazıları, Cinsiyet Belası gibi çalışmalarda ona alenen verilen "tematik" yönelim karşısında duydukları rahatsızlığı dile getirirken, post-yapısalcılığı kültürel Sol'un içinden eleştirenler de post-yapısalcığın öncüllerinin siyaseten ilerici herhangi bir şeye vasıta olabileceği konusunda bütünüyle kuşkuda olduklarını ifade ettiler. Fakat iki değerlendirmede de post-yapısalcılık birleşmiş, saf ve yekpâre bir şeymiş gibi ele alınıyordu. Oysa son yıllarda post-yapısalcı kuram ya da kuramlar bütünü toplumsal cinsiyet ve cinsellik araştırmalarında, sömürgecilik sonrası araştırmalarda ve ırk araştırmalarında kendine yer buldu. Önceki biçimciliğini yitirdi ve nakil olduğu kültürel kuram alanında yeni bir hayat kazandı. Benim çalışmalarımın veya Homi Bhabha, Gayatri Chakravorty Spivak, Slavoj Zizek'in çalışmalarının kültürel araştırmalara mı yoksa eleştirel kurama mı dahil olduğuna dair tartışmalar sürüyor, ama belki de bu tür sorular basitçe bu iki girişim arasındaki katı ayrımın artık çöktüğünü gösteriyordur. Yukarıdakilerin tümünün kültürel araştırmalara ait olduğunu söyleyen kuramcılar da olacaktır, kendilerini her tür kuramın karşısında konumlandıran kültürel araştırmacılar da (ama Britanya'da kültürel araştırmaların kurucularından biri olan Stuart Hall'un böyle yapmadığına dikkat çekmek isterim). Öte yandan tartışmanın taraflarının bazen gözden kaçırdıkları bir nokta var ki o da kuramın, tam da kültürel uygulamaları nedeniyle çehre değiştirmekte olduğu. Kuramın yeni bir mekânı var artık, tanımı gereği saf olmayan bir mekân, burada kuram kültürel çeviri içinde ve kültürel çevirinin ta kendisi olarak meydana çıkıyor. Bu ne tarihselciliğin kuramın yerini almasıdır, ne de kuramın genelleştirilmeye daha yatkın iddialarının olumsal sınırlarını teşhir etmek üzere basitçe tarihselleştirilmesidir. Daha ziyade kültürel ufukların buluştuğu, çeviri ihtiyacının had safhada olduğu, üstelik çevirinin başarılı olup olmayacağının belirsiz olduğu yerde kuramın meydana çıkışıdır.
Cinsiyet Belası'nın kökü tuhaf bir Amerikan inşası olan "Fransız Kuramı"na dayanıyor. Bin benzemez kuramın sanki birlik teşkil ediyorlarmış gibi bir araya getirilmeleri ancak Amerika Birleşik Devletleri'nde olur. Kitap pek çok dile çevrildi, özellikle de Almanya'daki toplumsal cinsiyet ve siyaset tartışmaları üzerindeki etkisi büyüktü, buna rağmen Fransa'da diğer ülkelerden çok daha sonra yayımlanacak. Bunu belirtmemin sebebi, Fransızmerkezci olduğu söylenen bu metnin Fransa'dan ve Fransa'daki kuram hayatından epey uzakta olduğunu vurgulamak istemem. Cinsiyet Belası'nda birbiriyle pek az ilişkisi olan ve Fransa'daki okurlarının pek fazla bir arada okumadığı çeşitli Fransız entelektüellerini (Lévi-Strauss, Foucault, Lacan, Kristeva, Wittig) bağdaştırmacı (senkretik) bir tavırla bir arada okuyorum. Dolayısıyla metnin entelektüel anlamda her çiçekten bal alması onu tam anlamıyla Amerikalı bir metin yapıyor ve aslında Fransız bağlama yabancı kılıyor. Anglo-Amerikan sosyolojik ve antropolojik "toplumsal cinsiyet" araştırmaları geleneğini vurgulaması da cabası, ki bu gelenek yapısalcı yaklaşımdan türemiş olan "cinsel fark" söyleminden ayrıdır. Metin ABD'de Avrupamerkezcilik riskini taşıyorsa, onu değerlendiren az sayıda Fransız yayıncıya göre de Fransa'da kuramı "Amerikanlaştırma" tehdidini taşıyor.1
Tabii ki metnin kullandığı tek dil "Fransız Kuramı" değil. Metnin kaynağında feminist kuramla, toplumsal cinsiyetin inşa edilmişliğine dair tartışmalarla, psikanaliz ile feminizmin ilişkisiyle, Gayle Rubin'in toplumsal cinsiyet, cinsellik ve akrabalık üzerine olağanüstü çalışmasıyla, Esther Newton'un drag* üzerine yaptığı çığır açıcı incelemeyle, Monique Wittig'in müthiş kuramsal ve edebi eserleriyle, beşeri bilimlerdeki gey ve lezbiyen perspektiflerle olan uzun süreli bir haşır neşirlik yatıyor. 1980'lerde pek çok feminist, lezbiyenliğin feminizm ile lezbiyen-feminizmde buluştuğunu farz ediyordu, Cinsiyet Belası ise lezbiyen pratiğin feminist kuramın bir temsili olduğu fikrine karşı çıkarak bu iki terim arasında daha belalı ve sorunlu bir ilişki kurmayı hedefliyordu. Bu metinde lezbiyenlik kadın olmanın anlam ve önemine dönüşü temsil etmiyor, dişilliği kutsamak anlamına gelmiyor, kadınmerkezli bir dünyanın işaretini vermiyor. Lezbiyenlik bir dizi siyasi kanının erotik ifası değildir (cinsellik ile kanılar arasında çok daha karmaşık bir ilişki vardır ve sık sık birbirlerine ters düşerler). Daha ziyade metin şunları soruyor: Normatif olmayan cinsel pratikler bir analiz kategorisi olarak toplumsal cinsiyetin istikrarını nasıl tartışmaya açar? Nasıl oluyor da kimi cinsel pratikler "kadın nedir, erkek nedir?" sorusunu uyandırıyor? Toplumsal cinsiyet artık normatif cinsellik üzerinden pekişen bir şey olarak kavranmayacaksa, queer bağlamlara özgü bir toplumsal cinsiyet krizi bulunduğu söylenebilir mi?
Cinsel pratiğin toplumsal cinsiyeti istikrarsızlaştırabilecek güçte olduğu fikrine Gayle Rubin'in "Kadın Ticareti" makalesini okuyarak vardım, ardından normatif cinselliğin normatif toplumsal cinsiyeti kuvvetlendirdiğini göstermeye çalıştım. Özetle bu sistemde kişi, egemen heteroseksüel çerçevede kadın işlevi gördüğü ölçüde kadındır ve kişinin bu çerçeveyi sorgulaması da toplumsal cinsiyet çerçevesinde belli bir yere sahip olduğu hissinin zayıflamasına yol açabilir. "Cinsiyet Belası"nın bu metindeki ilk formülasyonunun bu olduğunu düşünüyorum. Bazı insanların "eşcinsel olurken" yaşadıkları dehşeti ve kaygıyı, toplumsal cinsiyetteki yerini kaybetme, görünürde "aynı" cinsiyetten biriyle yatınca kime dönüşeceğini bilememe korkusunu kavramaya çalıştım. Bu hem cinsellik hem dil düzeyinde deneyimlenen ontolojik bir kriz teşkil ediyor. Transgender*(* Karşı cinsle bağdaştırılan kıyafetleri bir tür performans olarak, teatral etki amacıyla giymek. –ç.n.) veya transseksüelliğin, lezbiyen ve gey ebeveynliğin, yeni butch ve femme* (* Butch: Erkeksi veya maço görünüm ve tavır. İngilizcede genel olarak erkekler için "sert erkek" anlamında kullanılabileceği gibi, eşcinsel jargonda özellikle lezbiyenler tarafından bir altkimlik olarak benimsenen bir tanımdır, erkeksi veya eril olarak algılanan görünüm ve tavrı olan lezbiyenleri niteler.
Femme: Kadınsı görünüm ve tavır. Eşcinsel jargonda kimi zaman eşcinsel erkekler için de kullanılmakla birlikte, özellikle lezbiyenler tarafından bir altkimlik olarak benimsenen bir tavırdır, kadınsı veya feminen olarak algılanan bir tarza sahip lezbiyenleri niteler. –ç.n.) kimliklerin ışığında ortaya çıkan yeni toplumsal cinsiyet sınıflandırmalarını düşündüğümüzde bu mesele daha da sivriliyor. Örneğin çocuk sahibi olan bazı butch lezbiyenlerin "baba", diğerlerinin ise "anne" olmalarının sebebi nedir?
Ya Kate Bornstein'ın ileri sürdüğü şu fikre ne demeli: Bir transseksüeli adlandırırken "kadın" veya "erkek" cins isimlerini değil, etken fiiller kullanmak daha doğru olacaktır, çünkü etken fiil daimi dönüşümün ta kendisi "olan" yeni kimliği belirteceği gibi, toplumsal cinsiyetli bir kimlik olmayı tartışmaya açan "iki aradalığı" da betimleyecektir. Ya da bir diğer paradoks: Bazı lezbiyenler butch' un "erkek olmak"la alakası olmadığını ileri sürseler de, bazıları butch'luğun, arzulanan erkek statüsüne giden bir yol olduğunda ısrar ediyorlar. Son yıllarda bu paradokslar iyice artmış ve bu kitabın öngöremediği türden bir Cinsiyet Belasının varlığına işaret etmeye başlamıştır.2
Peki toplumsal cinsiyet ile cinsellik arasında vurgulamaya çalıştığım ilişki neydi? Niyetim cinsel pratik biçimlerinin belli toplumsal cinsiyetler ürettiklerini iddia etmek değildi elbette, daha ziyade normatif heteroseksüellik koşullarında toplumsal cinsiyeti zapturapt altına almanın kimi zaman heteroseksüelliği muhafaza etmenin bir yolu olarak kullanıldığını öne sürmekti. Cathrine MacKinnon aynı meseleyi farklı bir şekilde formüle ediyor. Yaklaşımlarımız yer yer örtüşse de birbirinden hayli farklı aslında. MacKinnon şöyle yazıyor:
Cinsiyetler arası eşitsizlik kişinin niteliği olarak durağanlaştırıldığında toplumsal cinsiyet biçimini alır; kişiler arasında bir ilişki olarak hareket ederken ise cinsellik biçimini alır. Toplumsal cinsiyet, erkekler ile kadınlar arasındaki eşitsizliğin cinselleştirilmesinin katılaşmış halidir.3
Bu görüşte cinsel hiyerarşi toplumsal cinsiyeti üretir ve pekiştirir. Toplumsal cinsiyeti üretip pekiştiren şey heteroseksüel normatiflik değil, heteroseksüel ilişkilerin ardında yattığı iddia edilen toplumsal cinsiyet hiyerarşisidir. Oysa toplumsal cinsiyet hiyerarşisinin toplumsal cinsiyeti üretip pekiştirdiğini ve etkin bir toplumsal cinsiyet mefhumunu gerektirdiğini söylemek, toplumsal cinsiyet toplumsal cinsiyete sebep olan şeydir demektir, yani formülasyon totolojiye varır. Bu durumda MacKinnon'ın toplumsal cinsiyet hiyerarşisinin kendi kendini yeniden üreten mekanizmasının taslağını çizdiği de söylenebilir, ama tabii kendisi böyle yazmamış.
"Toplumsal cinsiyet hiyerarşisi" toplumsal cinsiyetin üretilmesindeki koşulları açıklamaya yeter mi? Toplumsal cinsiyet hiyerarşisi aşağı yukarı zorunlu olan bir heteroseksüelliğe ne ölçüde hizmet eder ve toplumsal cinsiyet normları heteroseksüel hegemonyayı kuvvetlendirmek uğruna ne sıklıkla asayişe tabi tutulur?
Çağdaş hukuk kuramcısı Katherine Franke, MacKinnon'ı hem feminist hem queer perspektiflerinden faydalanan yenilikçi bir yaklaşımla eleştiriyor; MacKinnon'ın toplumsal cinsiyet hiyerarşisinin birincil olduğunu varsaydığını, böylece cinselliği düşünürken heteroseksüelliği önkabul alan bir modeli kabul ettiğini ileri sürüyor. Franke, MacKinnon'ınkine alternatif oluşturan bir toplumsal cinsiyet ayrımcılığı modeli sunarak cinsel tacizin toplumsal cinsiyetin üretilişi için paradigmal bir alegori olduğunu savunur. Her tür ayrımcılık taciz olarak kavranmamalıdır. Taciz edimi kişinin belli bir toplumsal cinsiyet "yapıldığı" bir edim olabilir. Toplumsal cinsiyeti dayatmanın başka yolları da vardır. Dolayısıyla Franke'e göre toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ile cinsel ayrımcılık arasında geçici bir ayrım yapmak önemlidir. Örneğin istihdam edilme konumundaki eşcinsel şahıslar kabul gören toplumsal cinsiyet normlarına uygun "görünmedikleri" için ayrımcılığa maruz kalabilirler. Ayrıca eşcinsel şahısların maruz kaldığı cinsel taciz toplumsal cinsiyet hiyerarşisini kuvvetlendirmeye hizmet etmeyip toplumsal cinsiyet normatifliğini ilerletmeye yarayabilir pekâlâ.
MacKinnon cinsel tacizin güçlü bir eleştirisini sunarken başka türden bir kural koyuyor: Toplumsal cinsiyet sahibi olmak, heteroseksüel bir tabilik ilişkisine çoktan girmiş olmak demektir, demeye getiriyor. Analitik olarak bakıldığında MacKinnon'ın kurduğu denklik kimi egemen homofobik argüman biçimlerini akla getiriyor. Bu görüşlerden birinde, erkek olan erkeklerin ve kadın olan kadınların heteroseksüel olmaları gerektiği savunulur, böylece toplumsal cinsiyetin cinsel olarak düzenlenmesi buyurulur ve olumlanır. Öte yandan tam da bu tür toplumsal cinsiyet düzenlemelerini eleştiren bir dizi görüş de mevcut (Franke'inki de bunlardan biri). Yani toplumsal cinsiyet ile cinsellik arasındaki ilişkiye dair cinsiyetçi ve feminist görüşler arasında önemli bir fark var: Cinsiyetçi yaklaşımda bir kadının ancak ve ancak, tabi oluşunun hazza dönüştüğü heteroseksüel birleşmede kadınlığını sergilediği iddia edilir (kadınların cinselleştirilmiş tabi kılınmalarında bir öz ortaya çıkıyor ve olumlanıyordur); feminist görüşte ise toplumsal cinsiyetin devrilmesi, tasfiye edilmesi veya had safhada muğlaklaştırılması gerektiği, çünkü toplumsal cinsiyetin her zaman kadınların tabi kılınmasının bir işareti olduğu savunulur. Feminist, cinsiyetçinin genel kabul gören betimlemesinin gücünü teslim eder, onun zaten güçlü bir ideoloji olarak işlemekte olduğunu kabul eder, buna rağmen ona karşı gelmeye çalışır.
Bu noktanın üzerinde uzun uzun duruyorum çünkü kimi queer kuramcılar toplumsal cinsiyet ile cinsellik arasında analitik bir ayrım yapıyor ve aralarında nedensel veya yapısal herhangi bir bağlantıyı reddediyor. Bir perspektiften bakınca bu anlamlıdır: Yapılan ayrımla kastedilen şey heteroseksüel normatifliğin toplumsal cinsiyete düzen getirmemesi, kural koymaması gerektiğini, böyle bir düzene karşı çıkılması gerektiğini savunmaksa, bu görüşe katılıyorum.4 Fakat kastedilen şey (betimsel deyişle söylersek) toplumsal cinsiyetin herhangi bir cinsel düzenlemeye tabi olmadığıysa, burada homofobinin işleyişinin tek olmasa da önemli bir boyutunun homofobiyle mücadele etmeye en hevesli kişilerce gözden kaçırıldığını düşünürüm. Bununla beraber toplumsal cinsiyeti altüst eden performansın cinselliğe veya cinsel pratiğe dair hiçbir şey göstermediğini teslim etmeliyim. Zira toplumsal cinsiyeti muğlaklaştırırken normatif cinselliğin huzurunu hiç bozmamak veya yönünü değiştirmemek de mümkün. Hatta kimi zaman toplumsal cinsiyet muğlaklığı, normatif olmayan cinsel pratiği zapt etmeye ve caydırmaya, böylece normatif cinselliği olduğu gibi korumaya bile yarayabilir.5 Dolayısıyla örneğin drag veya transgender ile cinsel pratik arasında hiçbir bağıntı kurulamayacağı gibi, "hetero-", "bi-" ve "homo-" eğilimlerin dağılımı ile toplumsal cinsiyet-bozanlık yapma ve cinsiyet değişikliği serüvenleri ilk akla gelen şekillerde eşleştirilemez.
Son yıllardaki çalışmalarımı çoğunukla Cinsiyet Belası'nda dış hatlarıyla sunduğum performatiflik kuramını açmaya ve gözden geçirmeye adadım.6 Performatifliğin tam anlamıyla ne olduğunu söylemek zor, çünkü "performatiflik" denen şeyin ne anlama geldiği konusunda kendi görüşlerim bile zamanla, çoğunlukla getirilen fevkalade eleştiriler sayesinde değişti.7 Dahası, pek çok kişi "performatifliği" mesele edinip kendi formülasyonlarıyla sundu. Başlangıçta toplumsal cinsiyet performatifliğini nasıl okumam gerektiği konusundaki ipucunu Jacques Derrida'nın "Kanun Önünde" (Kafka) okumasından almıştım. Burada kanunu, yasayı bekleyen, yasanın kapısında oturan kişi beklediği yasaya belli bir kuvvet atfeder. Yetkili bir merciin görünürde olmayan anlamı açıklayacağı beklentisi bu otoritenin atfedilmesini ve kurulmasını sağlayan şeydir: Beklenti nesnesini çağırır. Toplumsal cinsiyet konusunda da benzer bir beklentinin, toplumsal cinsiyetin ifşa edilebilecek bir öz olduğu fikrine dayanan ve beklediği fenomenin ta kendisini üreten bir beklentinin söz konusu olup olmadığını merak ediyordum. Öyleyse ilk kertede toplumsal cinsiyetin performatifliğinin bu metalepsisin etrafında döndüğünü söyleyebiliriz: Toplumsal cinsiyetli bir öz beklentisi, kendisinin dışında konumlandırdığı şeyi üretir. İkincisi, performatiflik tek seferlik bir edim değil, tekerrür ve ritüeldir, beden bağlamında doğallaştırılmasıyla etkilerini gösterir, bir bakıma, kültürel olarak sürdürülen zamansal bir süreç olarak kavranmalıdır.8
Bu doktrin pek çok önemli soruyla karşılandı, bunlardan birini burada özellikle belirtmek istiyorum. Toplumsal cinsiyetin performatif olduğu görüşüyle, toplumsal cinsiyetin iç özü addettiğimiz şeyin süregiden bir dizi edim üzerinden üretildiğini, bedenin toplumsal cinsiyetli stilizasyonuyla ortaya konduğunu göstermeye çalışıyordum. Kendimizdeki bir "iç" özellik sandığımız şey aslında beklentiyle ve belli bazı bedensel eylemler üzerinden ürettiğimiz bir şeydir, en uç anlamıyla, doğallaştırılmış bedensel hareketlerin halüsinojen etkisidir. Peki bu, ruhla ilgili "içte" addedilen her şeyin içinin boşalıverdiği ve içteliğin yanlış bir eğretileme olduğu anlamına mı gelir? Cinsiyet Belası'nın başlarında yer alan toplumsal cinsiyet melankolisine dair tartışmada içteki ruh eğretilemesinden açıkça yararlanmama rağmen, bu eğretilemeyi performatiflik üzerine düşüncelerime taşımamışım.9 Çoğu insanın kitabın ilk bölümleriyle son bölümleri arasında sorunlu bir kopuş olarak gördükleri bu meseleyle hem İktidarın Psişik Yaşamı'nda, hem de psikanalitik konular üzerine son yıllarda yazdığım makalelerden bazılarında baş etmeye çalıştım. Ruhun tüm iç âleminin bir dizi stilize edimin sonucundan ibaret olduğunu söyleyemem, fakat halen ruh dünyasının "içselliğini" hiç sorgulamadan var kabul etmenin kayda değer bir kuramsal hata olduğu fikrindeyim. Tanıdığımız ve yitirdiğimiz insanlar dahil dünyanın çeşitli özellikleri kendiliğin "iç" özelliklerine dönüşürler elbette, fakat bu dönüşüm içselleştirme üzerinden gerçekleşir, Kleincıların iç dünya dedikleri şey tam da ruhun içselleştirmeleri sonucu kurulur. Dolayısıyla performatifliğe dair ruhsal bir kuram daha derinlemesine geliştirilmeyi bekliyor.
Bedenin maddeselliğinin bütünüyle inşa edilmiş olup olmadığı sorusu bu metinde cevap bulmasa da okurlar için bazı noktaları netleştireceğini umduğum sonraki çalışmalarımın odağında yer alıyor.10 Bazı akademisyenler performatiflik kuramını ırkla ilgili meselelere taşımanın mümkün olup olmadığını araştırdı.11 Irka dair sanıların her zaman toplumsal cinsiyet konulu söylemin ardında yattığını, bunun aldığı çeşitli biçimlerin açığa çıkarılmasının önemli olduğunu, fakat ırk ile toplumsal cinsiyete basitçe birbirinin analojisi muamelesi yapılmaması gerektiğini vurgulamak isterim. Dolayısıyla bence sorulması gereken soru performatiflik kuramının ırk meselesine taşınıp taşınamayacağı değil, ırkla başa çıkmaya çalıştığında kuramın ne hale geleceğidir. Tartışmaların çoğu "inşa"nın statüsüne, ırkın toplumsal cinsiyetle aynı şekilde inşa edilip edilmediğine odaklandı. Ben tek bir inşa açıklamasının işe yaramayacağı, bu kategorilerin her zaman birbirlerinin zemini olarak işledikleri ve çoğunlukla en kuvvetli ifadelerini birbirleri üzerinden buldukları görüşündeyim. Dolayısıyla ırksal toplumsal cinsiyet normlarının cinselleştirilmesini aynı anda pek çok açıdan yorumlamak gerekir. Üstelik böyle bir analiz toplumsal cinsiyetin münferit analiz kategorisi olarak gelip dayandığı sınırları aydınlatacaktır.12
Bu kitaba can katan bazı akademik gelenek ve tartışmaları sıraladıysam da niyetim bu kadar az sayfaya etraflı bir savunma sığdırmaya çalışmak değil. Fakat metnin üretim koşullarının bazen gözden kaçan bir yanı daha var: Metin sadece akademinin içinden gelmiyor, birbiriyle kesişen, parçası olduğum kimi toplumsal hareketlerden ve bu kitabı yazmadan önce on dört yıl boyunca ikamet ettiğim Amerika Birleşik Devletleri'nin doğu kıyısındaki lezbiyen ve gey cemaat bağlamından geliyor. Metin özneyi yerinden ediyor olsa da burada bir şahıs var: Pek çok toplantıya, bara, yürüyüşe gittim ve pek çok farklı türden toplumsal cinsiyet gördüm, bazılarının kesişme noktasında olduğumu kavradım ve kültürel uçlarında bulunan pek çok cinsellik biçimiyle karşılaştım. Önemli bir cinsel kabul ve özgürlük hareketinin içinde yolunu bulmaya çalışan pek çok insan tanıdım, umutları ve ihtilaflarıyla bu hareketin bir parçası olmanın keyfini ve hüsranını yaşadım. Akademiye sığınmıştım ama o duvarların dışında da bir hayat yaşıyordum. Cinsiyet Belası akademik bir kitap olsa da benim için bir geçişle, Rehoboth Plajı' nda oturup hayatımın farklı yönlerini birleştirebilir miyim diye düşünürken başladı. Bunları otobiyografik bir üslupla yazmamın, olduğum özneyi yeniden konumlandırdığını düşünmüyorum ama burada birinin olduğunu bilmek belki okuru bir ölçü teselli edecektir (mevzubahis şahsın dilde ifade ediliyor olmasının oluşturduğu sorunu şimdilik askıya alıyorum).
Metnin halen akademi dışında da dolaşıyor olması yaşadığım en tatmin edici deneyimlerden biri. Metin hem Queer Nation'ın ilgisini çekti, hem kendini queer olarak sunmanın teatralliği konusundaki fikirleriyle Act Up*(*AIDS krizine son vermek amacıyla 1987'de New York şehrinde kurulmuş aktivist örgüt. 1990 yılında Act Up içerisinden bir grup eşcinsel aktivist, gey ve lezbiyenlere yönelik şiddetle mücadele etmek amacıyla Queer Nation örgütünü kurdu. –ç.n.) grubuna esin verdi, hem de Amerikan Psikanaliz Birliği ve Amerikan Psikoloji Birliği üyelerinin eşcinsellik üzerine inanç ve yaklaşımlarını yeniden değerlendirmelerine önayak oldu. Performatif toplumsal cinsiyet meseleleri görsel sanatlarda, Whitney sergilerinde, Los Angeles'taki Otis Güzel Sanatlar Okulu'nda ve başka yerlerde farklı farklı şekillerde sahiplenildi. "Kadınlar" konusunda ve cinsellik ile toplumsal cinsiyet arasındaki ilişki konusunda kitaptaki kimi formülasyonlar Vicki Schultz, Katherine Franke ve Mary Jo Frug'un çalışmaları sayesinde feminist hukuk felsefesine ve ayrımcılığa karşı hukuki araştırmalara taşındı.
Bütün bunlara karşılık Cinsiyet Belası'nda aldığım kimi konumları kendi siyasi angajmanlarım nedeniyle gözden geçirmek durumunda kaldım. Kitapta "evrensellik" iddiasını sadece negatif ve dışlayıcı bir biçimde değerlendiriyorum. İnsan haklarıyla ilgili hayli geniş bir dizi konuda cinsel azınlıkları temsil eden bir kuruluş olan Uluslararası Gey ve Lezbiyen İnsan Hakları Komisyonu'nda önce yönetim kurulu üyesi, ardından yönetim kurulu başkanı olarak olağanüstü bir grup aktivistle çalışırken (1994-97) evrenselliğin aslında stratejik açıdan kullanışlı ve önemli olduğunu, üstelik tözel olmayan ve açık uçlu bir kategori olarak kullanılabileceğini öğrendim. Orada evrensellik iddiasının öncelemeli ve performatif olabileceğini, henüz var olmayan bir gerçekliği çağırabileceğini ve henüz buluşmamış kültürel ufukların birleşmesini mümkün kılabileceğini kavradım. Böylece evrenselliğin geleceğe yönelik kültürel çeviri emeği olarak da tanımlanabileceği görüşüne vardım.13 Daha yakınlarda, hegemonya kuramına ve kuramsal olarak aktif bir Sol için taşıdığı içerimlere dair Ernesto Laclau ve Slavoj Zizek'le ortak kaleme aldığımız bir kitapta, kendi çalışmalarımı siyaset kuramıyla ve yine evrensellik mefhumuyla ilişkilendirmeye sevk edildim.14
Düşüncelerimin kazandığı bir diğer pratik boyut ise hem akademik hem de klinik psikanalizle ilişkisi oldu. Şimdilerde bir grup ilerici psikanalistle yeni bir süreli yayın üzerine çalışıyorum. Studies in Gender and Sexuality adlı bu yayın cinsellik, toplumsal cinsiyet ve kültür üzerine klinik çalışmalar ile akademik çalışmaları üretken bir diyalogda buluşturmayı hedefliyor.
Cinsiyet Belası'nın eleştirmenleri de sevenleri de üslubunun zorluğuna dikkat çekti. Tüketimi kolay olmayan bir kitabın akademik standartlara göre "popüler" olması kuşkusuz tuhaf, kimileri için de çıldırtıcı bir şey. Bu gibi örnekler karşısında şaşırmamızın ardında muhtemelen, okuyan kesimi azımsamamız, okurların karmaşık ve zorlu metinleri –özellikle de karmaşıklık yersiz olmadığında, zorluk da kesin gözüyle bakılan hakikatleri tartışmaya açmaya yaradığında, üstelik hakikatlere kesin gözüyle bakmanın ta kendisi baskıcı bir edimken– okuma yeti ve arzularını hafife almamız yatıyor.
Üslubun gayet girift bir mesele olduğunu, tekyanlı bir biçimde, bilinçli ve kasıtlı olarak kendimize bir üslup seçip onu denetim altında tutmamızın mümkün olmadığını düşünüyorum. Fredric Jameson bunu çok önceden Sartre üzerine yazdığı kitapta açıkça ortaya koymuştu. İnsan çeşitli üslupları kullanabilir elbette, fakat hangilerini kullanabileceği tümüyle kendi seçimine kalmamıştır. Dahası, ne gramer ne de üslup siyaseten nötrdür. İdrak edilebilecek konuşmayı idare eden kuralları öğrenmek normalleştirilmiş dile alıştırılmaktır, kurallara uymamanın cezası da idrak edilebilirliğini yitirmektir. Drucilla Cornell'ın bana Adornovari bir biçimde hatırlattığı gibi: Sağduyu zerre kadar radikal değildir. Sıradan gramerin radikal görüşleri ifade etmek için en uygun araç olduğunu düşünmek hata olur, özellikle de gramerin düşünceye, hatta düşünülebilir olana dayattığı kısıtlamalar göz önünde bulundurulursa. Fakat grameri kıvırıp büken veya önermenin anlam ifade etmesinde şart olan özne-fiil gereklerini tartışmaya açan formülasyonlar belli ki bazılarını kızdırıyor. Böyle formülasyonlar okurlarına iş çıkarıyor ve okurlar bazen bu tür taleplerden rahatsız oluyor. Acaba rahatsız olanlar meşru bir "açık sözlülük" talebinde mi bulunuyor, yoksa entelektüel hayat tüketicileri olarak beklentileri karşılanmadığı için mi şikâyet ediyorlar? Bu gibi dilsel zorluk deneyimlerinin hiç mi değeri yok? Toplumsal cinsiyet Monique Wittig'in ileri sürdüğü gibi gramer normları üzerinden doğallaştırılıyorsa, bu demektir ki toplumsal cinsiyeti en temel epistemik düzeyde başkalaştırmak kısmen toplumsal cinsiyetin sunulduğu gramere karşı gelerek mümkün olacaktır.
Açıklık talep edilirken güya "açık" olan görüşleri devindiren hileler unutuluyor. Avital Ronell, Nixon'ın milletin gözünün içine bakarak "bir noktayı iyice açıklayayım" deyip ardından yalan söylemeye koyulduğu ânı hatırlatıyor. "Açıklık" kisvesinde dolaşıma giren nedir? Açıklığın gelişi ilan edildiğinde belli bir eleştirel kuşkuyla yaklaşmamanın bedeli ne olacaktır? "Açıklık" protokollerini kim oluşturuyor ve bunlar kimin çıkarına hizmet ediyor? Her tür iletişimin gereği olarak dargörüşlü şeffaflık standartlarında ısrar ettiğimizde neyi imkânsız kılmış oluruz? "Şeffaflık" neyi gizler?
Toplumsal cinsiyet normlarının şiddetine dair küçük yaşta fikir edinmeye başladım. Anatomik olarak anormal bir bedeni olduğu için Kansas bozkırlarında bir hastaneye kapatılıp ailesinden ve arkadaşlarından uzakta hayatının sonunu bekleyen bir dayı; bazen gerçek bazen hayali cinsellikleri yüzünden evlerini terk etmek zorunda bırakılan eşcinsel kuzenler; 16 yaşındaki kendi fırtınalı açılma sürecim ve yetişkin hayatımın yitirdiğim işler, sevgililer ve evlerle bezeli manzarası. Bütün bu süreçte maruz kaldığım kınama yoğun ve yaralayıcıydı, ama neyse ki beni hazzı kovalamaktan ve cinsel hayatımı meşru kılacak kabulü talep etmekten alıkoymadı. Bir yandan şiddetle asayişe tabi tutulan toplumsal cinsiyete öte yandan öylesine kesin gözüyle bakılıyordu ki tüm bu şiddeti görünür kılmak son derece zordu. Toplumsal cinsiyet ya cinsiyetin doğal bir tezahürü sayılıyordu, ya da hiçbir insan failin değiştiremeyeceği bir kültürel sabit. Ayrıca engellenen hayatın, "yaşandığı" söylenemeyecek hayatın, tutsak edilerek askıya alınan ya da süregiden bir idam cezasına dönüşen hayatın nasıl bir şiddet olduğunu kavramaya başladım. Bu metindeki toplumsal cinsiyeti "doğallıktan çıkarma"ya yönelik o inatçı çabanın kaynağında hem ideal cinsiyet morfolojilerinin içerdiği normatif şiddete karşı koyma arzusu, hem de doğal heteroseksüelliğe dair sıradan ve akademik cinsellik söylemlerinin beslediği yaygın varsayımların kökünü kurutma arzusu yatıyor. Doğallıktan çıkarma üzerine yazmamın sebebi basitçe dil oyunları yapmak veya kimi eleştirmenlerin zannettiği gibi "gerçek" siyasetin yerine teatral soytarılıkları geçirme arzusu değildi (sanki tiyatro ile siyaset hep birbirinden ayrıymış gibi). Yaşama, hayatı mümkün kılma ve mümkün olanı yeniden düşünme arzusuydu. Dayımın başka türlü bir ailenin, arkadaşların veya akrabaların refakatinde yaşayabilmesi için dünyanın nasıl bir yer olması gerekirdi? İdeal morfoloji adına insan bedenine dayatılan kısıtlamaları nasıl yeniden düşünmeliyiz ki norma uymayanlar yaşam içinde ölüme mahkûm edilmesinler?15
Cinsiyet Belası'ndaki toplumsal cinsiyet imkânlarının alanını genişletme çabasının ne işe yarayacağını soran okurlar oldu. Yeni toplumsal cinsiyet biçimlenimlerinin ne amaçla icat edileceğini, aralarından hangisini seçeceğimize nasıl karar vereceğimizi sordular. Soruları genellikle başka bir öncülü, yani metnin feminist düşüncedeki normatif veya kural koyucu boyuta hitap etmediği görüşünü içeriyordu. Bu eleştirel karşılaşmada "normatif" teriminin en az iki farklı anlamının olduğu açık, çünkü bu terim benim çoğunlukla belli tür toplumsal cinsiyet ideallerinin olağan şiddetini betimlemek için kullandığım bir kelime. "Normatif" sözünü genellikle "toplumsal cinsiyeti idare eden normlara özgü" anlamında kullanıyorum. Fakat "normatif" terimi aynı zamanda etik gerekçelendirmeye dair, etik gerekçelendirmenin nasıl yapıldığını ve hangi somut sonuçlara varacağını anlatan bir terim. Cinsiyet Belası'na yöneltilen önemli sorulardan biri şuydu: Toplumsal cinsiyetin nasıl yaşanması gerektiği konusunda, burada sunulan kuramsal betimlemeleri temel alarak nasıl yargıya varacağız? Toplumsal cinsiyetin "normatif" biçimlerine karşı çıkarken, bir yandan da toplumsal cinsiyetli dünyanın nasıl bir yer olması gerektiğine dair belli bir normatif görüşe sahip olmamak mümkün değil. Yine de bu metindeki olumlu normatif görüşün (olduğu kadarıyla) "toplumsal cinsiyeti söylediğim şekilde altüst ederseniz hayat güzel olur" minvalinde bir kural biçimini almadığını ve alamayacağını ifade etmek isterim.
Bu tür kurallar koyanlar ya da hangi toplumsal cinsiyet ifadesinin altüst edici olup hangisinin olmadığına karar vermeye gönüllü olanlar yargılarını bir betimlemeye dayandırırlar. Toplumsal cinsiyet şu veya bu biçimde görünüm kazanır, ardından görünene dayanarak bu görünümlere dair normatif bir yargıya varılır. Peki toplumsal cinsiyetin görünüm alanını koşullandıran nedir? Şöyle bir ayrım yapmak çekici gelebilir: Toplumsal cinsiyete dair betimleyici bir değerlendirme toplumsal cinsiyeti neyin idrak edilebilir kıldığına dair düşünmeyi içerir, toplumsal cinsiyeti mümkün kılan koşulları inceler; normatif bir değerlendirme ise hangi toplumsal cinsiyet ifadelerinin makul olup hangilerinin olmadığı sorusunu cevaplamaya çalışır, bu tür ifadeler arasında böyle bir ayrım yapabilmek için ikna edici sebepler sunar. Fakat neyin "toplumsal cinsiyet" sayılacağı sorusu bile zaten iktidarın yaygın normatif işleyişine işaret eden bir sorudur, yani "durum ne olacak"ın, "durum nedir" kisvesi altında kaçak işleyişine delil niteliğindedir. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet alanının betimlemesi hiçbir surette onun normatif işleyişinden önce gelmez ve ondan ayrı tutulamaz.
Derdim altüst edici olanı altüst edici olmayandan ayıranın ne olduğu konusunda birtakım yargılarda bulunmak değil. Zaten böyle yargılara ne bağlamından bağımsız olarak ne de zaman içinde kalıcı olacak şekilde varılabileceğine inanıyorum ("bağlam" dediğimiz şey koyutlanan bir birliktir, zamanla değişerek özündeki birliksizliği teşhir eder). Eğretilemelerin zaman içinde katılaşarak kavram haline gelmeleri gibi, altüst edici performanslar da tekrar üzerinden, özellikle de "altüst etme"nin pazar değeri taşıdığı meta kültürü içinde tekrarları üzerinden etkisizleşmiş klişelere dönüşme tehlikesini taşır. Altüst ediciliğin kriterini belirleme çabası her zaman hüsrana uğrayacaktır ve uğramalıdır da. Öyleyse terimi kullanmanın kazandıracağı herhangi bir şey var mı?
Benim esas derdim şu tip sorular etrafında dönüyor: İdrak edilebilir bir hayat teşkil eden nedir, etmeyen nedir? Normatif toplumsal cinsiyete ve cinselliğe dair sanılar neyin "insani" ve "yaşanabilir" sayılacağını nasıl önceden belirler? Bir diğer deyişle normatif toplumsal cinsiyet sanıları insani olana ilişkin betimleme sahasının sınırlarını nasıl belirler? Sınır belirleyici iktidarı ne yolla görebilir ve ne yolla dönüştürebiliriz?
Cinsiyet Belası'nda toplumsal cinsiyetin inşa edilmiş ve performatif boyutunu açıklamak için sunduğum drag tartışması tam anlamıyla bir altüst etme örneği değildir. Bunu altüst edici eylemin paradigması ya da siyasi failliğin bir modeli olarak görmek hata olur. Mesele bu değil. İnsan kadın gibi giyinmiş bir erkek veya erkek gibi giyinmiş bir kadın gördüğünü düşünüyorsa, bu algılardaki ikinci terimi toplumsal cinsiyet "gerçekliği" olarak görüyordur, yani, benzetmeyle devreye giren toplumsal cinsiyetin "gerçeklikten" yoksun olduğu, yanılsamalı bir görünüm teşkil ettiği düşünülür. Görünürdeki bir gerçekliğin bir gerçekdışıyla eşleştiği bu tür algılarda neyin gerçek olduğunu bildiğimizi düşünürüz ve toplumsal cinsiyetin ikincil görünümünü salt yapıntı, oyun, aldatma ve yanılsama addederiz. Peki algıyı bu şekilde kuran o "toplumsal cinsiyet gerçekliği" hissi nedir? Muhtemelen kişinin anatomisinin ne olduğunu bildiğimizi zannediyoruzdur (oysa bazen aslında bilmeyiz, nitekim anatomik betimleme düzeyinde mevcut olan çeşitliliği takdir etmediğimiz kesin). Veya bu bilgiyi kişinin giydiği kıyafetlerden ya da kıyafetleri nasıl giydiğinden çıkarsıyoruzdur. Doğallaştırılmış bilgidir bu, kimi had safhada yanlış olan bir dizi kültürel çıkarıma dayanmasına rağmen. Gerçekten de drag'den transseksüellik örneğine geçtiğimizde bedeni örten ve ifade eden kıyafetlere bakarak sabit anatomiye dair bir yargıya varmak tümüyle imkânsızlaşıyor. Bu beden ameliyatsız, geçiş halinde veya ameliyatlı olabilir; üstelik bedeni "görmek" bile bizi doğru cevaba ulaştırmaz, kaldı ki kişi hangi kategoriler üzerinden görür? İnsanın sabit ve olağan kültürel algılarının yanıldığı, gördüğü bedeni kesin olarak okuyamadığı an, karşılaştığı bedenin bir erkeğe mi yoksa kadına mı ait olduğundan emin olamadığı andır. Tam da bu kategoriler arasında yalpalama hali, söz konusu bedenin deneyimini teşkil eder.
Kategoriler tartışmaya açıldığında toplumsal cinsiyetin gerçekliği de krize girer: Gerçeğin nasıl gerçekdışından ayrılacağı belirsizleşir. İşte bu da "gerçek" addettiğimizin, toplumsal cinsiyete dair doğallaştırılmış bilgi olarak başvurduğumuzun aslında değiştirilebilecek ve üzerinde oynanabilecek bir gerçek olduğunu kavramamıza sebep olur. Adı ister altüst edici, ister başka bir şey olsun. Bu kavrayış kendi başına bir siyasi devrim olmayabilir, fakat insanın neyin mümkün ve gerçek olduğuna dair görüşlerinde köklü bir değişim olmadıkça siyasi devrim mümkün değildir. Kimi zaman bu değişim, açıkça kuramsallaştırılmalarından önce ortaya çıkan ve bizi temel kategorilerimizi baştan düşünmeye iten bazı tür pratiklerin sonucu olarak gerçekleşir: Toplumsal cinsiyet nedir, nasıl üretilir ve yeniden üretilir, imkânları nelerdir? Bu noktada tortulaşmış ve şeyleştirilmiş toplumsal cinsiyet "gerçekliği" alanının farklı, üstelik daha az şiddet içeren bir şekilde yeniden kurulabileceği kavranır.
Metnin amacı drag'i hakiki olan ve model teşkil eden bir toplumsal cinsiyetin ifadesi sayıp göklere çıkarmak değil (drag'in kimi zaman maruz kaldığı aşağılamaya direnmek gayet önemli olsa da); toplumsal cinsiyete dair doğallaştırılmış bilginin, önleyici ve şiddet içeren bir biçimde gerçekliğin sınırlarını belirlediğini göstermek. Toplumsal cinsiyet normları (ideal ikibiçimcilik, bedenlerin heteroseksüel tamamlayıcılığı, birçoğu ırksal saflık kuralları ve melezleşmeye karşı tabularca onanan uygun ve uygunsuz erillik ile dişillik idealleri ve hükümranlığı) neyin idrak edilebilir bir biçimde insan olup neyin olmayacağını, neyin "gerçek" addedilip neyin edilmeyeceğini belirler, bedenlerin meşru ifade kazanabilecekleri ontolojik alanı oluştururlar. Cinsiyet Belası'nın olumlu bir normatif görevi varsa o da bu meşruiyetin yanlış, gerçekdışı ve idrak edilemez addedilmiş olan bedenleri de kapsayacak şekilde genişletilmesinde ısrar etmektir. Drag "gerçekliğin" genellikle varsaydığımız denli sabit olmadığını ortaya koyan bir örnek. Bu örneği kullanmaktaki amacım toplumsal cinsiyet "gerçekliği"nin zayıflığını teşhir ederek toplumsal cinsiyet normlarının icra ettiği şiddete karşı koymaktı.
Başka yerlerde olduğu gibi bu metinde de siyasi failliğin ne olduğunu, içinde şekillendiği iktidar dinamiklerinden yalıtılamayacağını göz önünde bulundurarak kavramaya çalıştım. Performatifliğin yinelenebilirliği bir faillik kuramıdır ama iktidarın onu mümkün kılan koşul olduğunu hesaba katmak zorundadır. Bu metin performatifliği toplumsal, ruhsal, bedensel ve zamansal boyutlarıyla yeterince açıklamıyor. Aldığım mükemmel eleştirilere cevaben Cinsiyet Belası'ndan sonra yazdığım kitaplarda performatiflik kuramını detaylandırmayı sürdürüyorum.
Son on yılda metinle ilgili başka kaygılar da dile getirildi, bunlara yayımladığım çeşitli çalışmalarla cevap vermeye çabaladım. Bedenin maddeselliği üzerine görüşlerimi Bodies That Matter'da (Önem Taşıyan/Maddeleşen Bedenler) yeniden değerlendirdim ve gözden geçirdim. Feminist analiz için "kadınlar" kategorisinin gerekliliği konusundaki görüşlerimi Joan W. Scott ile birlikte derlediğimiz Feminists Theorize the Political (Feministler Siyasalı Kuramlaştırıyor, Routledge, 1993) içinde ve çok yazarlı Çatışan Feminizmler'de (Routledge, 1995; Metis, 2008) yer alan "Olumsal Temeller" başlıklı makalede gözden geçirerek dile getirdim.
Post-yapısalcılığın otobiyografik yazının ölümüne sebep olduğuna inanmıyorum, fakat "ben"in halihazırdaki dil üzerinden kendini ifade etmesinin zorluğuna dikkat çektiği doğru. Çünkü bu okuduğunuz "ben" kısmen kişilerin dildeki mevcudiyetlerini, dile gelirliklerini idare eden gramerin bir sonucudur. Beni yapılandıran dilin dışında değilim ama bu "ben"i mümkün kılan dil tarafından da belirlenmiyorum. İşte bu kendini ifade etmenin açmazıdır bence. Anlamı da şudur: Beni asla senin için dile gelirliğimi tesis eden gramerin dışında deneyimlemezsin. Bu gramer saydammış gibi davranırsam dilin tam da idrak edilebilmeyi kuran ve yıkan alanına dikkat çekmeyi başaramamış ve böylece burada size tarif ettiğim projemi baltalamış olurum. Fakat derdim meseleyi iyice zorlaştırmak değil, onsuz "ben"in görünüm kazanamayacağı bir zorluğa dikkat çekmeye çalışıyorum yalnızca.
Söz konusu zorluk psikanalitik bir perspektiften yaklaşınca başka bir boyut kazanıyor. Cinsiyet Belası'nın yayımlanmasını takiben "ben"in dildeki saydamsızlığını kavrama çabamı sürdürdükçe psikanalize daha çok yöneldim. Ruh kuramı ile iktidar kuramını kutuplaştırma yönündeki o bildik çabanın ters teptiğini düşünüyorum, çünkü cinsiyetin toplumsal biçimlerini baskıcı kılan şey tam da ürettikleri ruhsal zorluklardır. İktidarın Psişik Yaşamı'nda (Stanford, 1997; Ayrıntı, 2005) Foucault ile psikanalizi bir arada düşünmenin yollarını değerlendirmeye çalıştım. Ayrıca performatiflik üzerine görüşümün yer yer iradeciliğe sapmasını engellemek, bunu da daha genel bir faillik kuramını baltalamaksızın yapabilmek için psikanalize başvurdum. Cinsiyet Belası'nda bazen, toplumsal cinsiyet basitçe insanın kendi uydurduğu bir şeymiş gibi veya bir toplumsal cinsiyet sunumunun ruhsal içeriği derhal yüzeyinden okunabilirmiş gibi bir anlam beliriyor. Her iki koyutu da zaman içinde inceltmem gerekti. Dahası kuramımın performatifliği dilsel bir şey olarak kavramakla onu teatral bir şey olarak göstermek arasında gidip geldiği oluyor. Zamanla ikisinin kesinlikle ilişkili olduğu kanaatine vardım; söz edimini bir iktidar biçimi olarak yeniden değerlendirirken onun ille de hem teatral hem dilsel boyutlarını ele almak gerekiyor. Excitable Speech'te (Galeyana Gelen Konuşma) söz ediminin aynı anda hem bir performansla icra edildiğini (dolayısıyla teatral olduğunu, bir kitleye sunulduğunu, yorumlanmaya maruz kaldığını) hem de dilsel olduğunu, yani dilsel âdetlerle kurduğu ima edilen ilişki vasıtasıyla bir dizi sonuç ürettiğini göstermeye çalıştım. Söz edimlerine dair dilsel bir kuramın bedensel hareketlerle nasıl ilişkilendiğini merak ediyorsanız konuşmayı belli dilsel sonuçları olan bedensel bir edim olarak düşünün. Yani konuşma ne münhasıran bedensel sunuma, ne de dile aittir, söz ve eylem statüsü de zorunlu olarak muğlaktır. Bu muğlaklığın, cinsel kimliğini alenen açıklama pratiği açısından, söz ediminin isyankâr gücü açısından, gerek bedenen baştan çıkarmanın gerekse yaralanma tehdidinin koşulu olarak dil açısından kimi sonuçları vardır.
Bu kitabı mevcut koşullarda yeniden yazsaydım transgender ve aracinsiyet (intersex) üzerine bir tartışmayı dahil ederdim. İdeal toplumsal cinsiyet ikibiçimciliğinin bu iki söylemde nasıl işlediğine, birbiriyle bağlantılı olan bu meselelerin ameliyatla müdahale konusuyla kurdukları farklı ilişkilere eğilirdim. Ayrıca ırksallaştırılmış cinsellik üzerine, özellikle de melezleşmeye karşı tabuların (ve ırklararası cinsel ilişkinin romantize edilmesinin) toplumsal cinsiyetin aldığı doğallaştırılmış ve doğallıktan çıkarılmış biçimler açısından nasıl temel nitelikte oldukları üzerine bir tartışmayı da dahil ederdim. Cinsel azınlıklar arasında, basit kimlik kategorilerini aşacak, biseksüelliğin yok sayılmasını reddedecek, kısıtlayıcı bedensel normların dayattığı şiddete karşı koyarak onu ortadan kaldıracak bir koalisyon kurulması konusunda hâlâ umudum var. Umuyorum ki böyle bir koalisyon cinselliğin indirgenemez giriftliğine ve bu giriftliğin çeşitli söylemsel ve kurumsal iktidar dinamikleri açısından içerimlerine dayandırılır ve yine umuyorum ki kimse iktidarı hiyerarşiye indirgemekte, böylece iktidarın üretken siyasi boyutlarını reddetmekte fazla aceleci davranmaz. Kişinin cinsel azınlık statüsünü kabul ettirmesinin, hüküm sürmekte olan hukuk, siyaset ve dil söylemleri içinde hayli zor bir iş olsa da, varkalım için zorunlu olduğunu düşünüyorum. Siyasallaştırmak üzere kimlik kategorilerini seferber etmenin her daim taşıdığı tehlikelerden biri, kimliğin kişinin muhalefet ettiği iktidarın bir aracı haline gelmesidir. Fakat bu, kimliği kullanmamak ve kimlik tarafından kullanılmamak için yeterli sebep değil. İktidardan arınmış hiçbir siyasal konum yoktur, hatta belki de failliği, düzenleyici rejimleri kesintiye uğratma ve tersine çevirme potansiyeli olarak üreten şey bu arınmamışlığın ta kendisidir. "Gerçekdışı" addedilenler her şeye rağmen gerçeği ele geçirirler, el birliğiyle gerçekleşen bu performatif sürpriz hayati bir istikrarsızlık üretir. İşte elinizdeki kitap da cinsel uçlarda yaşayan veya yaşamaya çalışanlar için yaşanabilir bir hayatın imkânlarını artırmakta bazı başarılar kazanmayı sürdüren kolektif bir mücadelenin kültürel hayatının bir parçası olarak yazıldı.16
Berkeley, California
Haziran 1999

27 Haziran 2008 Cuma

Kiç: Estetik-Sosyoloji ve Türkiye açısından bir bakış denemesi

Üzerinde uzlaşılan bir gerçek var: Kiç toplumbilimsel bir olgudur... Ben, bu tanımı kabul etmekle birlikte eksik buluyorum. Tamamlanabilmesi için kiç’in, aynı zamanda, bir estetik kategori olduğunu eklemek gerekir diyorum.

Türk toplumunun bir kiç gerçeği yaşadığını söyleniyor ve saptanıyor ama bu gerçeği vurgulayanlar kiçin hangi genel ve hangi özel özgül koşullar altında geliştiğini belirlemiyorlar. Ya da belirleyemiyorlar. Çünkü, onların gözünde kiç, kendilerine göre anlamsız olan, yetersiz olan “düşük değerli”, sıradan, ilkel olan ve nihayet hoşlarına gitmeyen her şeydir. Ya da tersi: Kiç, geniş kitlelerin beğendiği, sevdiği ve benimsediği her şeydir... Düşündüklerini temellendirecek birkaç örnek saymak da kiçin ne olduğunu göstermek için yeterlidir; onlara göre...
Oysa gerçek bu değil!

Kiç’in tanımı, “seçkinlerin benimsemediği, kitlelerin de kopamadığı şey” diye yapılsa da önemli olan, bu tanımı hazırlayan koşulların tartışılması ve irdelenmesidir. Bu irdelemeye olanak verecek aşağıda ki soruların yanıtlanması için çaba harcanmasıdır:

a) Kiç neden kitlelere çekici gelir?
b) Kiç eğer “kötüyü” ve “değersizi” barındıran bir üretimse kiçi “kötü” kılan şey nedir?

Bu sorular kiçin estetik boyutuyla ilgili; fakat, kiçin toplumbilimsel özelliklerine değinmemizi de olanaklı kılıyor.
Toplumbilim açısından bakınca da;

a) kiçin hangi toplumlarda, hangi toplumsal yapılarda benimsendiğini;
b) kiçin üretim özelliklerinin hangi toplumbilimsel koşullarla iç içe geçtiğini;
c) geleneksel toplumlardaki “gerçek” kavramıyla, yaşanan çağdaş kapitalist toplumlardaki “gerçek” kavramı arasındaki ayırımın kiçi nasıl belirlediğini irdelemek gerekir.

Bu yazıda böyle bir yaklaşımı deneyeceğim.
Kiçin estetik özelliklerini Tomas Kulka’dan, toplumbilimsel özelliklerini de Baudrillard’dan yola çıkarak çözümlemeye ve değerlendirmeye çalışacağım. Yazının son bölümünde de sorunu Türk toplumunda özgülleştireceğim. Bunu yaparken bir yandan toplumsal ilişkiler zincirini bugüne değin yapıldığı gibi üretim ilişkilerinden çok, Baudrillard’a koşut olarak, tüketim ilişkileri ile irdeleyecek ve ayrıca da Türk toplumunun geleneksel olarak sanat yapıtını nasıl alımladığı sorusuna verdiğim yanıtı hep göz önünde bulunduracağım.

Kulka, kiçin bir estetik kategori olduğu görüşünde. Ne ki, bu tanım bir çatışmayı da içeriyor:
Madem ki, kiç bir estetik ulamdır ve madem ki estetik nitelik, aynı zamanda, estetik bir yetkinliği gereksinir, hatta bir önkoşul olarak ileri sürer, o takdirde kiçin hem estetik, hem de değersiz ya da niteliksiz olması nedendir?

Bu soruyu yanıtlayabilmek için kiçin iki ana özelliğini saptamak, bu amaçla iki de soru sormak gerekiyor:

a) Kiç kitle açısından son derecede çekicidir! Neden?
b) Kiç, sanatsal eğitimi olan seçkinler tarafından hep “kötü” diye tanımlanmıştır! Kiçi “kötü” kılan nedir?

Bu soruların yanıtlarını bulmak ve kiçi belli bir çözümleme tabanına oturtabilmek için üç temel koşulun saptaması gerekir:

a)Kiç ürünlerinin tümü yoğun bir duygusallıkla yüklüdür. Kiç üretiminde kullanılan nesneler “güzel”, “hoş”, “sevimli” ve “duygusaldır. Eğer resim söz konusuysa, yapılan çalışmalar soyuttan çok figüratif olmalıdır. Kişi, resmin duygusallığı karşısında kendisini güvenlik içinde ve rahat hissetmelidir. Duygusallık, izleyene, dolaylı yollardan değil, doğrudan iletilmelidir. Duygusallığı yaratan öğeler bireysel tercihlerle belirlenen şeyler değil, evrensel kabul görmüş şeyler olmalıdır. Duygusal diye kabul edilmiş kavramları sorgulamamıza yol açan değil, onların duygusallıklarını bir kez daha onaylamamızı mümkün kılan ve sağlayan şeyleri kapsamalı ve içermelidir.

Öyleyse ilk sonucu saptamış oluyoruz: Duygusallık ve bilinen şeylerin kiçin bünyesini oluşturması... Ağlayan bir çocuk resmi bu nedenle kiçtir: Hem tanıdık, bildik bir duygusallığı vurgular, hem de o duygusallığı sorgulamamızı değil, aynen kabul etmemizi mümkün kılar. Aynı şeyi kübist bir yaklaşımla ya da Duchamp’ın tekniğiyle vermek söz konusu olmaz. (Nedenlerine ayrıca değineceğim.) Çünkü, “o” resmedişte gerçeği zorlayan, hiç değilse öteleyen bir yan vardır. Kiçin öznesi ise basit anlamda ve düzeyde gerçekçi olmalıdır. Ne varki bu gerçekçilik 19. yüzyılın bir düşünce akımı da olan gerçekçilikle ve onun yaklaşımlarıyla karşılaştırılmamalıdır. Çünkü “o” yaklaşım da gerçeğin belli bir disiplin için (gerçekçilik) ötelenerek verilmesi demektir. Oysa kiçin gerçekçiliği biraz abartılmış, biraz da ilk bakışta göze çarpan, hiçbir değişikliğe uğramamış bir gerçekliktir Bu yönüyle ele alınırsa kiçin gerçekçiliğine gerçekdışılık demek bile olanaklıdır ya da fazla gerçek” diyebiliriz Bu nedenle de kiçin gerçekliği doğallık ötesi bir gerçekçiliktir.

b) Kiç sanatçısının, evrensel olarak hazmedilmiş herhangi bir yaklaşımın dışına çıkarak bir şey gerçekleştirmeye çalışması beklenemez. Kiç kendisini daima geleneksel (conventional) nitelik kazanmış estetiklerle bütünleştirir. 1860-70’lerde “izlenimci bir kiç” yapmak olanaksızdı. Oysa bugün izlenimcilikle kiç arasındaki sınır son derecede yakındır. İzlenimci bir kiç bugün olabilir. Çünkü izlenimcilik artık geleneksel bir olgu ve estetiktir.
Böylelikle ikinci özelliği de tanımlamış oluyoruz: Kiçin içerdiği nesne ya da konu bir çırpıda tanınacak türdendir ve bir çırpıda alımlanmasına olanak verecek biçimsel özellikleri içerir.

c) Üçüncü bir sonucu saptarken çok önemli bir noktaya değinmek gerekiyor: Kiç, sanatsal üretimde olduğu gibi, dünyaya yeni bir açıdan b olanak vermez. Kiç bildiklerimizi ve kabul ettiklerimizi önümüze bir kez daha getirir. Stereotipler yaratır. Nesneleri olabildiğince standart ve hatta şematik bir biçimde gösterir. Bu nedenle kiç resimlerde resmin ismiyle mesajı arasında tam bir beraberlik, tam bir tekabüliyet vardır. Kiçin “başarısı” da buradadır. Bir yapıt çağrışımlardan ne kadar uzakta kalarak, sadece belli bir kavramı en keskin biçimde anlatıyorsa kiç yönünden o kadar başarılıdır.
Dolayısıyla sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kiç, işaret edilen nesneyle ilgili bilgilerimizi, ona yönelik ilgilerimizi ve ona bağlı olarak ortaya çıkan çağrışımlar geliştirmez.
Şimdi sorduğumuz soruları yanıtlayabiliriz: İlk iki koşul kiçin neden bir kitle tarafından benimsendiğini açıklarken, üçüncü koşul kiçin neden “kötü” diye nitelendirildiğini ya da değerlendirildiğini belirtir.
Şimdi burada sorunu biraz daha derinleştirmek gerekiyor ve kiçle yaratıcı sanat arasındaki ilişkilere bakmak zorunluluğu doğuyor.

Yaratıcı sanatın temel sorusu “ne” değil, “nasıl”dır. Sanat tarihi, özünde biçimler tarihidir. Sanat dünyasına egemen olmuş tüm akımlar, temel felsefelerini belki düşünsel bir düzlemde saptarlar ama, önemli olan bir resimde, bir müzik parçasında sözcüklerle dile getirilen düşünsellik değildir. O resmin ya da o müzik parçasının düşüncenin temellendirilmesine olanak verecek biçimle dönüştürülmesi ve üretilmesidir.

Yukarıda 19. yüzyılın gerçekçilik akımını söz konusu ederken de değinmiştim: Gerçekçilikte bile sorun, dile getirilen görüşler olmaktan öte, o dile getirilen görüşlerin “resimde” nasıl gerçekleştirilebileceği, resmin o görüşler çerçevesinde, onların güdümünde nasıl üretilebileceğidir. Gerçekçiliğin, gerçekçiliği önceleyen ve sonralayan akımlardan hangi özgül biçimsel özelliklerle ayrılacağıdır.

Oysa kiç tüketicisinin böyle bir sorunu yoktur. O, nesnenin, simgenin içinden bakar. Kullanılan ya da üretilmiş olan nesne, aradığım gibi hiçbir dönüşüme uğramadan verildiğinden, kiç tüketicisi için önemli olan ağlayan çocuk veya eteğini kaldırmış kız çocuğudur.

Onların “ifade ettiği” şeydir. Onların arkasında yer alan ve izleyenin bir yerden sonra ancak sezgileri ya da çağrışımlarıyla ulaşabileceği noktalar değildir önemli olan.
Kiç tüketicisi bu nedenlerle, tükettiği ürünün bir şeyi gösteriyor, imliyor olmasını sever. Yani nesnenin kendisini sever. Fakat kiç tüketicileri, bir kiç ürününü beğendiklerinde bir estetik sunumu beğendiklerini sanarak kendileriyle gurur duyarlar. Kiç ürünlerinin, tüketim aşamasında özel bir önemle ele alınmasının ardındaki gerçek budur. Oysa beğendikleri zaten bildikleri, yaşadıkları “şeyler”dir.

Kısacası kiç, tıpkı güzel ya da çirkin gibi bir estetik kategoridir. Estetik bir tüketilme sürecine sahiptir. Bizim belli bir düzeye ulaşmış bilinçler olarak şunu ya da bunu kendi beğenimize uygun bulmamamız, onu kiç diye tanımlamamıza olanak vermez. Kiç, kendi özgül koşulları, öğeleri ve özellikleriyle ele alınması ve tartışılması gereken bir gerçekliktir.

Bu imlediğim noktaları biraz daha derinleştirebilmek için şimdi de soruna toplumbilimsel açıdan eğilelim.
Kiçi toplumbilim açısından irdeleyen, çözümleyen çok sayıda çalışma var ve bunların tümü kiçi kapitalist düzenin bir uzantısı, olarak görüyor ve değerlendiriyor. Sınıfsal kaymaların çokça yaşandığı, kül türel kararsızlıkların egemen olduğu toplumlarda kiçin daha hızlı bir biçimde ürediğini de gene bu çalışmalardan öğreniyoruz.

Özellikle Türkiye gibi kırsal alanın hızla çözüldüğü ama kent kültürünün aynı hızla başatlaşamadığı toplumlarda kiç, giderek ağırlık kazanan bir gerçek; fakat ondan önce de, bir edip eyleme biçimi.

Bu tanıma bakarak kiçi sadece azgelişmiş ya da gelişmekte olan toplumlarda öne çıkan bir olgu diye mi saptamalıyız?
Köyden, kırsal kesimden, feodal ilişkilerden kentsel alana geçiş burjuvazi-kapitalizm denklemine yaslandığına göre, ilk bakışta bu tanımın yadırganacak bir yanı yok. Ama bu tanım eksik; ya da bazı noktalarının vurgulanmasını gereksiniyor.
Kiç, kapitalizmin egemen, kent yaşamının geçerli olduğu toplumlarda ortaya çıkar; fakat kapitalizmle ilişkisine karşın bir yaratı olarak kapitalizmin değil, ara dönemlerin, geçiş süreçlerinin ve çatışmaların uzantısıdır.

Kiçi anlayabilmek için kapitalizmin ürettiği yeni toplumsallığın mantığını ve mekanizmasını iyi bilmek gerekiyor.
Bu nedenle ben sorunu geleneksel üretim-kapitalizm ilişkileri içinde değil, tüketim-neokapitalizm ilişkileri içinde ele almaktan yanayım. Baudrillard’dan bu nedenle yararlanacağım; çünkü o da aynı şeyi yapmaya çalışıyor: Neo kapitalist/tüketim toplumlarının anatomisiyle uğraşıyor.

Kiçi, Baudrillard’ın neokapitalist tüketim ilişkileri içinde nasıl irdelediğini görebilmek için, ilkin onun bu toplumları nasıl ve hangi kavramları kullanarak çözümlediğini izlememiz gerekiyor. Baudrillard’ın bu yolda attığı ilk adım, geliştirdiği ilk kavram “yüksekgerçek” (hyperreal) kavramı.

Yüksekgerçek gerçek olmayan (unreal) değil, gerçekten daha fazla olandır. Bu anlamıyla Kellner’e göre gerçek, “eşitinin üretilmesine olanak veren şey” diye tanımlanırken, yüksekgerçek de “zaten üretilmiş olan şey” diye koyulur.
Ama nasıl üretilmiş şey?

Üretilmiş ve “gerçek” diye tanımlanan nesne, özünde, bir mimesistir. Doğada yer alan bir şeye “benzetilerek” oluşturulmuştur. Gönderileni (referansı) doğa(llık)tır. Oysa yüksekgerçekte özgün kaynak aradan çıkarılmıştır. Nesne daha önce üretilmiş olan nesneye bakılarak “yapılır”. Gerçek nesne matrisler, bellek bankaları kullanılarak üretilir; yüksekgerçek nesne ise modele öncelik tanır.

Neokapitalist toplumları model olgusundan yalıtarak ele almak olanaksızdır. Bu toplumlar artık taklit (simulation) toplumları olmuşlardır. Her geçen gün toplumsal yaşamın bir başka parçası için modeller, davranış kalıpları, çeşitli düzgüler (code) üretilir ve önerilir. Bununla kalınsa gene de iyi!.. Toplum belli bir mimisise dayanan gerçeği aşar, yüksekgerçeğe geçer ve modayı, medyayı, mimariyi, tüketim kalıplarını ve eğilimlerini üretilmiş modellere ve matrislere bakarak yeniden üretir...

Bu nedenle neokapitalist toplumlar yüksekgerçek toplumlardır. İşin kötüsü bu yüksekgerçek, düşünceyi ve davranışı da boyunduruğu altına alır. Düşünce ve davranış da günlük toplumsal ilişkilerle çoğalan düzgüler, modeller ve göstergelerle (sigrts) belirlenmektedir artık.

Yaşamı ve insan ilişkilerini oluşturan her şey (önceden) tasarlandığı, düzenlendiği ve nihayet denetlendiği için böyle bir evrende patlamaya dönüşen çelişkiler ve çatışmalar yoktur; olmayacaktır da... Çünkü bu toplumlarda ve bu yaşamda insanın kendisine sıkıntı veren şeyi “adına”, “yerine” eleştirebileceği bir gerçeklik yoktur; kalmamıştır. Dolayısıyla bu yüksekgerçek evrende toplumsal bir eleştirinin ya da eleştirel bir sanatın olması bile olanaksızdır.

Bu, Baudrillard’ın kiç olgusunu çözümlerken yaptığı ilk saptama:Yüksekgerçek; yani modellerin modeller aracılığıyla üretimi ve o modelin de bir başka modele modellik etmesi... Dolayısıyla gerçeğin yok olması; yitmesi ve gerçek olmayanın gerçeğin yerine ikame edilmesi...

Baudrillard, buradan bir başka noktaya sıçrar ve tüketim kavramını tanımlamaya çalışır. Elbette gerçek-yüksekgerçek ilişkisi içinde.
Baudrillard’a göre “tüketim, tarihsel ve yapısal olarak şeylerin gerçekliğini yadsıyan göstergelerin yüceltilmesidir.”
Burada da aynı ilişkinin kurulduğunu söylemeye gerek yok. Gerçeği yadsıyan göstergenin yüceltilmesi, yani yaşamla özdeşleşmesi; hatta onu aşması, giderek “onların” bir değerler sistemi oluşturması... Bunlar Baudrillard’ın daha önce gözden geçirdiğimiz ve neokapitalist toplumlarda temel özellikler diye gördüğü olguların bir başka boyutta tanımlanması. O boyut da bu olguların nesnel birer gerçeklik olmaktan çıkıp bireyin yaşamında temellük edilmesidir. Bu temellük tüketimi oluşturuyor.

Baudrillard az önce gördüğümüz “taklit modelini” yalnız nesnelerle bağlı bir kavram olarak ele almıyor. Onu, insanın kendisine ait gerçeğiyle de iç içe geçiriyor. Bunu yaparken de simülasyon modelini bütünleyecek yeni bir kavram koyuyor ortaya: Yenidençevrim (recycling).

Baudrillard’a göre “profesyonel bilgi, toplumsal konum ve kişisel ilerlemeyle birlikte ele alındığrnda toplumlarımızın (neokapitalist toplumların) en karakteristik öğelerinden birisi yenidençevrimdir. Örneğin vücudun yeniden keşfedilmesi (check-up’lar yoluyla) vücudun yenidençevrime sokulmasıdır; yenidençevrilmesidir...”

Bu, doğanın yeniden çevrilmesiyle aynı anlama gelir. Doğa, artık simgesel de olsa, kültürün karşısına dikilen, ona muhalefet eden birincil ve özgün bir varlık özelliğini yitirmiş, kendisine ait simgelerin kullanılmasıyla bir “taklit modeline” (simulation model) dönüşmüştür.

Böylece Baudrillard, kiçin ne olduğunu toplumbilimsel açıdan tanımlama yolunda ikinci önemli kavramı koyar:

Yenidençevrim.
Kiçin bu iki kavram aracılığıyla nasıl çözümleneceğini anlayabilmek için burada da durmaz, “yeni” bir kültür tanımı yapar.
Baudrillard, bugün, toplumsal olan her şeyin çevrimle yüz yüze olduğunu söyler. Eğitimden sağlığa, doğadan bilimsel, teknik değerlere kadar her şey bu gerçek tarafından kuşatılmıştır... Her şey, der, moda gibi değişmek zorundadır. Kitle kültürünü egemenliği altına almış olan da bu temel ilkedir. Medyalar aracılığıyla “kültürlüleştirilmiş” olanların kültürü değil, ancak yenidençevrilmiş kültürü edinmeye hakları vardır; ama, “kültürlü” olanlar da kendilerini bu gelişmeden kurtaramazlar. Kültürel alanda bugün kısa erimli, moda gibi sürekli değişen, dolayısıyla da birçok kısıtlaması olan bu gerçeğin yaşanmasından doğan sıkıntılara göğüs germektir.

Bu
a) çeşitli ürünlerden, üretimlerden, düşüncelerden ve geleneklerden tevarüs eden özellikler ve
b) kuramsal yansımalardaki süreklilik ve bu yansımanın aşkın eleştirel ve simgesel işlevi diye tanımlanan kültür kavramının tümüyle zıttı olan bir yaklaşımdır.

Çünkü kültür de tıpkı eşyalar gibi “son moda” olmak zorundadır. Bu da kültürün medyalardan üretilmesi anlamına geliyor. Medyaların başvuru düzgülerini (referance codes) kullanarak, tıpkı eteklerin boyunu saptar gibi bir kültür üretmek artık olanaklı. Bu, bizi, taklit modelleriyle karşı karşıya getiriyor. Onları da, “teknolojik yapıların kullanılmasıyla oluşturulmuş şeyler diye tanımlayabiliriz”.

Peki, böyle bir kültürde yaratıcılık, tekdüzelik arasındaki çatışma, çelişki ya da uzlaşma nerelerde ortaya çıkıyor?
“Bu anlamda kültürel yaratıcılıkla andığım teknik uygulama arasında hiçbir fark yoktur. Avangart yaratıyla kitle kültürü arasında hiçbir farkın olmaması gibi... Kitle kültürü stereotip konuları ve olguları içerik olarak sunarken (Kulka’nın söylediklerini anımsayalım) avangart da ifade kiplerini biçim diye sunmaktadır. Ama sonuçta ikisi de belli bir amplitütten ve frekanstan geçirerek belli bir düzgüyü kullanmaktadırlar.”

Kiçe ulaşan yolda iki temel kavram, yüksekgerçek ve yenidençevrim kavramlarını kültürel üretim ya da kültürel yapı içinde belirleyebildik. Ayrıca yenidençevrimin, yüksekgerçeğin, dolayısıyla da taklit modellerinin esas olduğu bir kültürel ortamda avangart, öncü, eleştirel yaklaşımların ve sanatların gerçekleştirilemeyeceğini de gördük.

Buraya kadar olanlar kiçin neden neokapitalist ve neden tüketim toplumlarında adeta kaçınılmayacak bir yazgı gibi yükseldiğini bize örtülü bir biçimde de olsa anlatmaktadır. Fakat biz bununla yetinmeyelim ve son olarak Baudrillard’ın kiç konusuna bakış açısını ve temel savlarını ele alalım:

Ona göre kiç olgusunun ardında tüketim toplumlarının sosyolojik gerçeği yatmaktadır. “Tüketim toplumları devingen toplumlardır. Büyük insan kitleleri toplum merdiveninde yukarı çıkar, daha yüksek bir yerde olmayı ister, yanı sıra da kültürel istemlerde bulunurlar. Kültüre yönelik istemlerinin bir tek nedeni vardır: Bulundukları yeri çeşitli göstergelerle vurgulamak. -. Kısacası kiç, toplumsal hareketliliğin bir bağıl değişkenidir.Toplumsal devinimi olmayan toplumlarda kiçten söz etmek de olanaksızdır…”

Galiba başta yaptığım saptamanın altını bir kez daha çizmiş oluyoruz: Kiçi üreten, kent yaşamına yerleşmemiş, ona yabancı olan kesimlerdir; fakat, belli bir kiç gerçeğinden söz açabilmek, o gerçeği algılayabilmek için yerleşik bir kent yaşamının mevcudiyeti kaçınılmazdır. Bu da yetmez; kapitalist üretim ilişkilerinin egemenliği adeta bir ön koşuldur. Kısacası kırsal üretecek, kapitalist ve kentsel olan algılayacaktır.

Öyleyse şu önemli saptamayı yapmak zorundayız: Kıç üretilirken otantik bir şeydir ama, algılanması ancak bilinçle olanaklıdır. Bu da kiçi belli bir kategoriye yerleştiren en sağlam ve en güçlü savdır.

Baudrillard, sorunu bu sınıfsal çerçevede ele almayı sürdürür:
“Büyük insan kitleleri belirli bir gösterge kategorisine yönetip onu kendileriyle bütünleştirdiklerinde, üst sınıflar başka göstergelere yönelerek ve onları kullanarak araya bir uzaklık sokarlar. Bu ikinci kategorilerin (üst sınıfların kategorileri) nicelik yönünden sınırlı olduğunu vurgulamak gerekir. (Az bulunan ‘şeyler’ ve onlara yönelme mantığı.)
Kiç, “farklı olmak mantığına, o mantığın bir türevi olduğundan yeni hiçbir şey eklemez. Sonuç bellidir: Kiç nicelik olarak çoğaldıkça çoğalırken, “yüksek sınıf’a ait mallar nitelik boyutlarını daralttıkça daraltırlar ve sayılarını da gitgide azaltırlar...”

Peki, bütün bunlardan sonra kiçin toplumbilimiyle estetiğinin kesiştiği bir düzlem yok mudur?

Vardır! Üstelik Baudrillard o düzlemi, kiçin türevsel dediği işlevinden yola çıkarak bulur.
“Bu türevsel işlev kiçin estetik ya da anti-estetik işleviyle de bağlantılıdır. Kiçin güzellik ve özgünlük estetiğinin karşısına ona muhalif olarak çıkardığı taklit (simulation) estetiğidir: Kiç, nesneleri doğal olmayan boyutlarda, daha küçük, daha büyük ölçeklerde yeniden üretir; malzemeyi taklit eder biçimlerle oynar; farklı biçimleri uyumsuz bir yaklaşımla birleştirir; modayı tekrar ettikçe eder. ama modanın oluşum süreciyle ve bağlantılarıyla ilgili değildir; sadece sonucunu kullanır.

Bu taklit (simulation) estetiği kiçin yüksek sınıflara ve toplumsal beklentilere yönelik arzuları dile getirmesiyle yakından ilgili ve aynı zamanda da (nesnenin altkültürünü öne çıkarması nedeniyle) kültürsüzleşme estetiğiyle bağlantılıdır.”

Böylece Kulka’nın, sorunu felsefi ve estetik özellikleriyle ortaya koymasından sonra Baudrillard’ın da aynı sorunu sosyo-filozofik bir yaklaşımla ele aldığını gördük. Kiç, bu iki düzlemin kesiştiği, birleştiği bir noktada beliriyor.

Fakat önemli olan bunların biraz daha ötesinde yer alan bir başka gerçek; o da şu: Kiç, Baudrillard’ın önemi de burada, görüldüğü gibi salt nesneye yönelik, neredeyse fetişleştirilmiş bir yaklaşımın ve tanımlamanın ürünü ya da sonucu değil. Neokapitalist, tüketim toplumlarını, Baudrillard’ın açtığı izlekten yürüyerek, düşünürseniz, kiçin, bir yaşama, bir edip-eyleme türü olduğunu göreceksinizdir! Belki bu da ye ni bir şey değil; insanın sezgileriyle ulaşabileceği bir başka sonuç. İşin “vahim” yanı, kiçin farkında olmadan içinde yaşadığımız toplumlarda tümümüzü, bireysel yaşantılarımızla birlikte kuşattığıdır.

Ya da şöyle söyleyeyim: Eğer kiç yüksekgerçek ve yenidençevrim olgularıyla bu denli yakından ilgiliyse ve iç içe geçmişse, yenidençevrim de bizim bedenlerimizi bile kuşatan, tutsak eden bir olguysa, o takdirde hepimiz farkında olmadan bir kiçin içinde yaşıyor ve belki de kiçe onca karşı olmamıza rağmen onu üretiyoruz... Bu nedenle kiçe bir kavram olarak karşı çıkmaktan öte, onu üreten koşulların bireysel yaşamlardan nasıl kopartılabileceğini araştırmak, onun üstünde düşünmek gerekiyor. İşin bu yanını Türk toplumunu söz konusu ederek tartışalım...

Çok yeni bir şey söyleyecek değilim; Kulka’nın ve Baudrillard’ın verilerini kullanarak Türk toplumuna bir kez daha bakmak istiyorum:Her şeyden önce Baudrillard’ın kiçi tüketim toplumlarıyla ilişkilendirmesi üstünde durmak gerekir. Tüketim toplumları eğer deyin- gen toplumlarsa ve kiç, üst sınıflara yükselmek isteyen kişilerin arzularını imleyen üretimler ve yaklaşımlarsa, Türk toplumunun kiçle neden bu denli iç içe geçtiğini açıklamak kolaylaşıyor.

Birkaç kültür düzlemi arasında sıkışmış, birkaç ideoloji arasında bunalmış bir toplum, kırdan kente yönelik bir göç olgusunu yıllardır yaşıyorsa, bununla da kalmayıp, kent kültürü içinde sınıfsal konumunu sürekli bir biçimde değiştirme çabasındaysa, yurt dışına gönderdiği binlerce, milyonlarca insanın geriye şu ya da bu biçimde dönmesiyle, yaşadığı ve yaşattığı kültürü sorgulamaya açıyorsa, kiç o toplumun “doğal” bir üretimi olacağı gibi, sağlıklılığının da bir koşulu, bir göstergesi olacaktır. Öncelikle bunu iyi bellemek gerekiyor.

İkincisi, Türk toplumunun yaşadığı garip bir para patlaması söz konusu. Para, sermaye olarak ele alındığında eğer bir süreç içinde oluşmuyorsa, sınıfsal bilincini de oluşturamaz. Türkiye 150 yıldır burjuvazisini oluşturmaya çalışıyor ve bunu da henüz başarabilmiş değil. 1980 sonrasının bu doğrultuda yalan yanlış, çarpık çurpuk da olsa attığı önemli adımlar var. Fakat bu dönemin biriktirdiği sermaye de, işin kötüsü, bilinç ve ideoloji üretiminde son derecede yetersiz; son derecede kısıtlı, hatta “sakıncalı”. Feodal değer yargılarının denetlediği ve belirlediği bir burjuvazidir bugün söz konusu olan. Bu bir; bir de toplumun ideoloji olarak yaşadığı “değişim” gerçeğini bunun yanına ekleyiniz; o takdirde kiçin niye bu kadar benimsendiği anlaşılacaktır. Benimsenmesinden öte, kiçin neden günlük yaşamlarımızı egemenliği altına aldığı sorusu nesnel bir gerçek olarak yerli yerine oturtulacaktır.

Son olarak bir noktanın altını daha çizmek gerekiyor: Ben, 1980 sonrasında giderek artan bir şiddetle yaşanan nostalji rüzgârlarını “eksik burjuvazi”ye bağlıyor, kendisini nostaljiye kaptırmış olanları “eksik burjuvalar” olarak görüyorum. Yoktur değil, vardır; nostaljinin de estetiği, toplumbilimi yapılmıştır, o haritalar da çıkarılmıştır ama, insan nostaljiyi bir yaşama biçimine dönüştüremez; dönüştürmemelidir. Dönüştürürse neler olacağını Beyazlar Kirli isimli kitabında anlattığımdan burada ona değinmeyeceğim ama, insanların akıllarını kiçe takmış olmalarını, fakat onu da hiç çözümlemeden, kendi beğenmedikleri şeylerle özdeleştirmelerini ben bu gerçeğe bağlıyorum: Hani, kiçi kırsal üretir, kentsel algılar ve tartışır dedik ya, işte kentsel kendisini belli bir sistemle bağladığından, onu görmediği zaman karşısına çıkan her şeyi bir nostalji içinde, kiç diye alımlıyor. Ne kadar yanlış olduğunu söylemeye gerek var mı?

Kentli daha gerçekçi, daha kalıcı bir değerler sistemine ulaştığında olur olmaz şeyi kiç diye nitelendirmeyeceği gibi, kiçi bir veba gibi tanımlamaktan da kurtulacaktır.

Çok önemli bir diğer nokta ise Türk toplumunun sanata yönelik ve bu konudaki geleneksel denebilecek bakış açısı.
Ben, Selçuklu-Osmanlı döneminden bu yana oluşturucu güçlerin sanatı hep bir işlevsellik çerçevesi içinde algıladığını düşünüyorum.

Yerleşik düzene geçmesi bir hayli güç olan, geçtikten sonra da devingenliğini yüzyıllar boyunca sürdüren bir toplumun sanatsal üretimini ancak işlevsel araç ve gereçlerin çevresinde, biçimi ancak onları bütünleyecek bir işlevsellikle gerçekleştirmesini doğal karşılamak gerekir. Özellikle de cemaat ruhunun egemenliği altında kalmış, bireyselliğin gelişmesine engel olmuş, bu nedenle de ifade olanaklarını ve özgürlüklerini kısıtlamış bir toplumun, “farklılık” tabanına dayanan bir sanatsal üretimi gerçekleştirmesi kolay değildi.

Bu nedenle olsa gerektir; Batı, Türk-İslam sanatına eğildiğinde onu hep belli “işlevsel” üretimlerle özdeşleyerek tanımlar: Halılar, kilimler, hamam tasları, mangallar.., Biraz daha soyutlamaya yönelik çabalar alarak da en çok minyatürlerle mimariyi vurgular.

Saydığım son iki üretimden hangisini alırsanız alın, benim ilk saptamam pek değişmez: Minyatürlerin neyle bütünlendiği ve ne ölçüde işlevsel olduğu bellidir. Mimari ise son derece somut bir sanattır. Hiç değilse “öncelikle” somuttur. Soyutlamaya yönelik arayışları, yorumları işin ikinci boyutunu oluşturur.

Bu gelenek ve bu alışkanlıkla bakıldığında kırsal üretim ilişkileri içinde yer alan bugünün insanı da sanatın soyut ve kavramsal yanıyla değil, somut ve işlevsel yanıyla ilgileneceğini düşünmek olanaklı.

Kulka, kiç izleyicisinin simgenin ve nesnenin içinden baktığını söylüyordu. Doğrudur. İzleyen, kiçin çağrışımlarından, kiçin soymalarından etkilenmez. Kiç üretimin de böyle bir arayışı, böyle bir çabası yoktur. O takdirde bu tavrın Türk toplumunun geleneksel yaklaşımına da bilincine de ters düşmediğini söylersek acaba çok mu ileri gideriz? Sanmıyorum; aksine, ancak buradan hareket edersek toplumun bu konudaki girişimlerini ve arayışlarını temellendirebileceğimiz kanısındayım.

Öyleyse... Kiç Türk toplumunun toplumbilimsel gelişme öğeleriyle olduğu kadar, bu toplumun sanat yapıtına bakış açısıyla da örtüşen bir kavramdır. Kiç’i, bir edip-eyleme biçimi olarak tanımlarsak, kiçin, tüketim toplumlarının genel eğilimleri ile her yanımızı kuşattığını vurgularsak iki sonucu işaret etmek gerekir:

Hepimiz kiçle iç içe yaşıyor ve kiçi üretiyoruz, bir; bir de arabesk dediğimiz şey, bir kavram kaydırmasıyla artık genel olarak kiç diye tanımlanmalıdır, iki. Yalnız bunu yaparken kiçi kendi gerçeğimizle, kendi öznel seçimimiz ve beğenilerimizle değil, nesnel boyutuyla ele almak zorundayız.

Hasan Bülent Kahraman
Everest Yayınları-2002