6 Haziran 2008 Cuma

Bir Lezbiyen Olarak Teorize Etmek

Judith Butler

İlk başta farklı türde bir deneme, homoseksüel “olma” üstüne farklı havası olan bir deneme kaleme almayı düşünmüştüm. Bedel karşılığında bile olsa herhangi bir şey olma ihtimali, bende her zaman belli bir kaygı doğurmuştur, zira gay “olmak”, lezbiyen “olmak”, zaten olduğum kişi ya da şey olmaya yönelik basit bir yönergeden daha fazla bir şey olarak görünür bana. Üstelik bendeki o, bunun olduğum şeyin ‘parça’sı olduğunu söyleme kaygısını hiçbir şekilde ortadan kaldırmaz.
Bir lezbiyen olarak yazmak ya da konuşmak, bu ‘ben’in paradoksal , kişide ne gerçek ne de sahte duygusu uyandıran bir görünüşüne benzer. Çünkü bu, bir kere üretildiğindebazen siyasal bakımdan tesirli bir fantazma işlevi gören bir kimlik adına yazmaya ya da açığa çıkmaya yönelik olmak üzere, bir isteğe karşılık olan bir üretimdir genellikle. ‘Lezbiyen teoriler, gay teoriler’ deyişi beni hiç rahatsız etmiyor, çünkü başka bir yerde ileri sürmüş olduğum gibi, kimlik kategorileri –ister baskıcı yapıların normalleştirici kategorileri, isterse bu baskıyı özgürleştirici bir damarla tanımamanın odaklaşma noktaları olarak olsun- düzenleyici rejimlerin enstrümanları olmaya eğilimlidir. Bunu söylerken, lezbiyen etiketi altında siyasal faaliyetlerde bulunmayacağımı iddia ediyor değilim, ancak bu etiketin tam olarak neye işaret ettiği konusunda sürekli bir belirsizlik kalmasından yana olduğumu da vurgulamak isterim. Dolayısıyla, benim bu kitaba hangi yolla katkıda bulunabileceğim ve bunun hangi başlık altında olacağı da pek açık değildir, zira bu, benim baştan itiraz etmeyi önereceğim bir dizi ihtiyat payının altını çizmektir. Benim göze aldığım risk, yazmamı o çerçeveye sığsırdığım etiket bana dayatılıyor, zaten bu yüzden tematikleştirmeye çalıştığım şeyin de aynı risk olduğu ortadadır. ‘Kimlik’ terimine başvurmanın her zaman bir risk olduğu önermesine dikkat çekmek, ona karşı direnişin her zaman için –ya da yalnızca- kendi kendini cezalandıran bir homofobinin semptomatik belirtisi olduğu anlamına gelmez. Gerçekten de Foucaultcu bir perspektifle meseleye bakıldığında, ‘homoseksüelliğin’ olumlanmasının homofobik bir söylemin uzantısı olduğu ileri sürülebilir. Yine de Foucault, bu saptamasını kaydettiği aynı sayfasa şunları yazar:
“Söylem, gücün hem bir aracı hem de bir sonucu olabilir, fakat söylem ayrıca, gücün önünde bir engel, bir ayak bağı, bir direniş noktası ve muhalif bir stratejinin hareket noktası da olabilir”

O yüzden ben, lezbiyen etiketiyle devreye sokulduğunda, ‘ben’in nasıl belirlendiği konusuna şüpheyle bakmaktayım ve bu ‘ben’in homofobik belirlenimi söz konusu olduğunda ‘gay ya da lezbiyen topluluğu’nun başka fertlerince öne sürülen normatif tanımlar karşısında olduğundan daha rahat değilim. Kaldı ki, kimlik kategorileri beni her zaman rahatsız eden bir çerçeve olmuştur; ben kimlik kategorilerini değişmez ayak bağları sayar ve onları ortaya çıkması kaçınılmaz dert yuvaları olarak kavrar, hatta öyle lanse ederim. Gerçi –herhangi bir- kategori başımıza hiç dert çıkarmaz olsaydı zaten benim gözümde ilginçliğini de kaybederdi, orası ayrı; nitekim, beni ilk önce bu kategoriyle başlamayı düşündürten çeşitli erotik pratikleri cazip kılan da, bu kategorilerin kalıcı olmayışının doğurduğu hazdır. Kendimi bir kimlik kategorisinin terimleri içine hapsetmek, bu kategorinin tanımladığı varsayılan cinselliğe sırt çevirmek olacaktır ve böyle bir etki de, tanımladığını ve –özgürleştirdiğini diyemesek de- doğruladığını iddia ettiği erotizmi denetleme yolları arayan her kimlik kategorisi açısından geçerlilik taşıyabilir.

Daha kötüsü, benim “teori” nosyonuna bir türlü aklım yatmıyor ve teorinin savunucusu rolüne soyunmaya da hiç istekli değilim; keza, akademi içindeki gay/lezbiyen çalışmalarının meşruiyet ve ehlileştirilmesini sağlamaya çalışan elit bir gay/lezbiyen teorik çalışmalar yığınının parçası olarak gösterilmeyi de hiç arzu etmem. Teori, siyaset, kültür ve medya arasında önceden belirlenmiş bir ayrım söz konusu mudur? Bu ayrımlar pekala tamamen birbirinden farklı epistemik haritalar doğurabilecek nitelikte olan belli bir metinlerarası yazımı bastırmakta nasıl etkili olur? Fakat, işte şuraya yazıyorum: Çok mu geç kalındı? Bu yazı, dayatıcı söylem bu engele, bu dirence imkan tanısa ya da onu üretse bile, halihazırda bize mal edilmiş olan terimleri çürütebilir mi, herhangi bir yazı bunu yapabilir mi? Bu bağımlılık ve reddiyenin meydana getirdiği paradoksal durumu nasıl nakledebilirim size?

Eğer bize düşen siyasal görev, teorinin – herhangi bir odağa bağlı olmayan tefekkür anlamında- asla sadece theoria olmadığını göstermek ve teorinin tamamen siyasal (phronesis, hatta praxis) olduğunda ısrar etmekse, o zaman bu işlemi de niçin siyaset ya da siyasetin mecburi alışverişlerinden biri diye adlandırmayalım?

Metne telaşlı itiraflar ve kayda değer bir mesafe koyarak başladım, fakat bu sayede, hiç de basit bir etkinlik olmayan mesafe koymanın belli bir düzenleyici homofobikçe tutuma bir olumlu direniş formu olarak takdim etmek durumunda olduğumşeyi yansıtacağı herhalde açık hale gelecektir. ‘Açığa çıkma’ (coming out) söylemi besbelli kendi güttüğü amaca hizmet etmiştir, fakat böyle bir tutumun riskleri nelerdir? Burada, kendi tasarımı olsun olmasın ‘dışta’ olarak algılanan kişiler ve kesimlere karşı oldukça açık ve yaygın bir şekilde sergilenen şiddetten, açık saldırıdan ya da iş vermemekten bahsediyor değilim. ‘Dışta’ olan ‘özne’, içinde bulunduğu tabiyet halinden azade midir ve nihai anlamda duru bir yerde midir? Ya da, gay veya lezbiyen özneyi bazı açılardan özneleştiren tabiyet hali ve ilişkisi, ‘dışta olma’nın öne çıkarılması durumunda baskıyı devamlı kılıyor ya da bu baskıyı en sinsi şekildesokuyor olabilir mi? Kendimi bir lezbiyen olarak tanıttığımda ve eğer bunu yaparsam, dışa vurulmuş ve tamamen sergilenmiş olan bu ‘dışta olan’ şey nedir ya da kimdir? Eğer bir şey var ise, şimdi bilinen haliyle nedir bu? Şeffaf bir cinsellik ifşaatını bir vaatmişçesine ortaya koyan dilsel edimin hep gizli saklı tuttuğu şey nedir? Bir şeffaflık ve ifşaat ölçütüne vurulduğunda cinsellik bile cinsellik olarak kalabilir mi, yoksa tam bir sarihlik görünümü sağlandığında artık cinsellik olmaktan çıkması mı söz konusudur? Bilinçdışının – ki bu da cinselliği ifşa edebilecek olan bilinçli ‘ben’in, herhalde söylediği şeyin anlamını bilen son kişi olduğu anlamına gelir- işaret ettiği gayri-şeffaflık dışında herhangi bir türde cinsellikten söz etmek mümkün müdür?

Bunun benim olduğum şey olduğunu iddia etmek, bu ‘ben’in iğreti bir totalleşme hali olduğunu ileri sürmektir. Ancak eğer ‘ben’ kendini belirleyebilen bir şey ise, o halde, bu belirlemeyi yapabilmek için sışarıda bırakılan şeyler de belirlenimin asli öğeleridir. Başka bir ifadeyle, böylesi bir açıklama, ‘ben’in kendi belirlenimine ‘fazla geldiği’ni, hatta bu benin semantik anlamını kapatmaya çalıştığı edimde ve o edimle, o aşırılığı kendisinin doğurduğunu önvarsayar. Bu ‘ben’in gerçek ve tam içeriğini açığa vuracak olan edimde, tam da bundan dolayı belli ölçüde kökten bir saklama meydana getirilmiş olur. Zira, lezbiyen-gösterenine başvurularak neyin kastedildiği her zaman için kesin bir belirsizlik içinde kalmıştır; zaten onun anlamlandırılması her zaman için bir derece kontrol dışıdır, ayrıca özgüllüğü de ancak, kendi bütünsellik iddiasını çürütmeye yarayan dışlamalarla ayırt edilebilen bir olgudur.

Öyleyse lezbiyenlerin paylaştıkları –eğer öyle bir şey varsa- söylenen şey nedir? Ve bu soruna kim karar verecektir –ayrıca, kimin adına? Eğer ben lezbiyen olduğumu iddia ediyorsam, ancak yeni ve farklı bir ‘gizli oda’ yaratmak için ‘açığa çıkıyorumdur’. Bu ortaya çıkma edimiyle kendimi gösterdiğim ‘siz’, artık farklı bir gayri-şeffaflık bölgesine ulaşma imkanına sahipsiniz. Gerçekten, gayri-şeffaflığın mahalinde bir kayma olmuştur: önce, siz benim ‘ne’ olup olmadığımı bilmiyordunuz, fakat artık bunun ne anlama geldiğini, yani cinsel temasın boş olduğunu, bir betimlemeler takımıyla yerinin doldurulamayacağını biliyorsunuz. Belki de bu, değer biçilmesi gereken bir durumdur. Adet olduğu üzere gizli oda’dan biri çıkar (ve gene de, genç ve kaynaktan yoksunken ‘dışta kaldığımızda’ böyle bir durumla ne kadar sık karşılaşabiliriz?); hal böyle olunca, evet, gizli odanın dışındayızdır, peki ama neyin içine doğru; yeni sınırsız, uçsuz bucaksız uzamsallık neye benzer; odaya mı, çalışma odasına mı, çatıya mı, bodruma mı,eve mi, bara mı, üniversiteye mi, kapısı -;Kafka’nın kapısı gibi- hiç görünmeyen bir aydınlık ve taze hava beklentisi doğuran yeni bir çite mi? Tuhaf durumdur ki, bu beklentiyi doğuran da yarattığı hayal kırıklığını garanti eden de bu gizli oda figürüdür. Çünkü, ‘dışta’ olmak, her zaman belli bir ölçüde içte olmaya bağlıdır; anlamına ancak bu kutupluluk içinde kavuşur. Dolayısıyla ‘dışta’ olmak, kendini ‘içte’ olarak muhafaza etmek amacıyla gizli odayı tekrar tekrar üretmek zorundadır. Bu anlamıyla dıştalık, ancak yeni bir gayri-şeffaflık meydana getirebilir; gizli oda da, tanımı gereği hiçbir zaman ortya çıkamayacak olan bir söylem vaadini yaratır. ‘Açığa çıkma’ eyleminin doğurduğu ‘gaylik’ söyleminin bu şekilde sonsuza değin ertelenmesine yas tutmak mı gerekir? Yoksai tam da terimin, sürekli kontrol altında tutulamayacak –asla kontrol edilemeyecek- bir hayatiyet kazanmasından dolayı, ‘gösterilen’in böylece ertelenmesi değerli mi görülmelidir?

‘Lezbiyen’ ve ‘gay’in sunduğu hiçbir şeffaflık ya da tam ifşaat bulunmadığı halde, bu zorunlu hatalardan ya da kategori yanlışlarından yararlanıp, (Gayatri Spivak’ın deyimiyle doğru bir ismi yanlış kullanarak) baskı altındaki bir siyasal özü bir araya toplayıp temsil edecek bir siyasal buyruğun varlığından söz edilebileceğini ileri sürmek güya hala mümkündür. Besbellidir ki, bu terimin kullanılmasına karşı bir yasa çıkaracak değilim. Benim sorum basitçe şöyledir: ‘Kimlik’in araçsal kullanımlarını düzenleyici buyruklar haline getirmeyecek şekilde hangi kullanım yasa gücüne kavuşacaktır ve yasa ile kullanım arasında nasıl bir etkileşim sözkonusu olacaktır? Eğer ‘lezbiyen kadınların’ ve ‘gay erkeklerin’ geleneksel olarak gerçek olması imkansız kimlikler, sınıflandırma hataları, hukuksal-tıbbi söylemler içindeki doğal olmayan felaketler ya da –muhtemelen aynı kapıya çıkmak üzere- sınıflandırılması, düzenlenmesi, kontrol altına alınması gereken paradigma olarak adlandırılmış oldukları zaten doğruysa, öyleyse bu hata, karışıklık ve dert yuvalarının, sınıflandırmaya ve genel haliyle kimliğe karşı belli bir direnişin sergileneceği buluşma noktaları olmaları da pekala mümkündür.

Sorun lezbiyen ya da gay ketegorisini tanıyıp tanımamak değil, tam tersine, niçin bu kategorinin bu ‘etik’ seçimin yerine geldiğidir. Bunun anlamı, kendi özgünlüğü ve tutarlılığıancak bir dizi önsel redle muhafaza edilen bir kategoriyitanımak mıdır? Dolayısıyla buradan hareketle ‘açığa çıkma’nın tanımamanın tanınmasına dönüştüğünü, yani, bir kaçış kisvesi altında gizli odaya geri döndüğünü söyleyebilir miyiz? Keza, sözkonusu kategoriyle tanınmayan, heteroseksüellik ya da biseksüellik gibi bir şey değil, bu kategoriler arasında kalıp, her biri eşit derecede zanlının apayrılığını sağlayan bir dizi özdeşleştirici ve pratik geçiştir. Homoseksüel pratik içinde heteroseksüel özdeşlikler ve amaçları, heteroseksüel pratikler içinde de homoseksüel özdeşlikler ve amaçları koruyup onların peşini sürmek mümkün değil midir? Eğer cinsellik açığa vurulacaksa, onun anlamının doğru belirleyeni olarak neyi alırız; fantezi çerçevesini mi, anatomiyi mi? Ve eğer pratik bütün bu öğelerin karmaşık derecede karşılıklı etkileşimlerini kapsıyorsa, bu erotik boyutlardan hangisi, onların hepsini birden gerekli kılan cinselliği temsil etmeye başlayacaktır? Lezbiyen teorinin aydınlatması gereken şey, bir lezbiyen deneyim ya da bir lezbiyen arzu ya da lezbiyen cinselliğin özgüllüğümüdür?

Bu çabaların ortaya çıkarıp çıkarabildiği tek şey, şimdiye kadar, lezbiyenler arasında kendiliğinden ortak olan hiçbir öğe bulunmadığını (herhalde hepimizin, homofobikliğin nasıl kadınların aleyhine işlediğine – üstelik o zaman bile, kullanacağımız dil ve analiz farklı bir içerik kazanacak olmasına rağmen- dair birşeyler biliyor olması dışında) açıklığa kavuşturmuş olması gereken bir dizi tartışma ve itirazdır.

Lezbiyen cinsellikte bir özgüllük bulunabileceğini ileri sürmek, lezbiyen cinselliğin bir vakitler heteroseksüellikten ibaret olduğunu iddia etmeye mecbur bir karşı sav gibidir. Fakar belki de, lezbiyenlik adına bir yandan bu bu özgüllük iddiası, öbür yandan lezbiyenliğin türevsel nitelikte olduğu ya da hiç var olmadığı iddiası, göründükleri kadar birbirleriyle çelişmiyorlardır. Lezbiyen cinselliğin, karşı koyup direndiği iktidar alanalarını yeniden kuran, kısmi ölçüde, yerinden etmeye uğraştığı heteroseksüel matristen teşekkül eden, özgüllüğün bu yeniden kurmanın veya tekrarlamanın dışında ya da ötesinde değil, bu yeniden kurma kipliği ve onun etkilerine çatılması gereken bir süreç olması mümkün değil midir? Başka bir ifadeyle, lezbiyenliği bir sahte ya da kötü kopya olarak gösteren negatif kurgular, heteroseksüel öncelik iddialarını tartışmaya açacak şekilde yerleştirilebilir ve yeniden işlenebilir.

Bir anlamıyla ben elinizdeki metnin daha sonraki bölümlerinde, lezbiyen cinselliğin “heteroseksüellikten tüemiş olma niteliği”ni hegemonik heteroseksüel normları yerinden etmeye yarayacak şekilde yeni bir zenime oturtmanın anlaşılabileceğini açık bie şekilde gözler önüne sermeyi umuyorum. Meseleyi bu şekilde kavradığımızda ortaya çıkan siyasal sorun, lezbiyen cinselliğin türevsel niteliği üzerindeki ve karşısındaki özgüllüğünü teslim etmek değil, homofobik içerikteki kötü kopya kurgusunu, heteroseksüelliği köken itibariyle ayrıcalıklı bir konuma oturtan, bu suretle homoseksüelliği heteroseksüellikten ‘türeten’ çerçevenin karşısına çıkarmak olacaktır. Bu tanım, taklidin, travestinin yeni bir ışıkta değerlendirilmesini ve ayrıca, kısmen hem tekrarlamaya hem de karşı durmaya zorlandığı güç matrisi içinde meydana gelen bir lezbiyen cinselliğin içsel karmaşıklığını olumlayan başka cinsel geçiş formlarının yeniden ele alınmasını gerektirmektedir.


Agore Feminist Kitaplık Serisi- Taklit Ve toplumsal Cinsiteye Karşı Durma kitabından alıntılanmıştır.
*Lilith Kolektifi.com sitesinden alınmıştır.